Tarih anlamı

Tarih kelimesinin anlamı, kökeni ve etimolojik incelemesi. Tarih kelimesinin geçtiği en eski kaynak ve kelime etimolojisi, Tarih ne demek? Türk adının anlamı konusunda günümüze kadar birçok araştırma yapılmıştır. Türk adı, Uygur metinlerinde “güç, kuvvet”,; Kaşgarlı Mahmut’a göre “olgunluk çağı”,; Çin kaynaklarında “miğfer” ,; Ziya Gökalp ise Türk adının “türeli (töreli), kanun nizam sahibi”,; Macar dil bilimci Wambery’e göre törümek, türemek(yaratılmak, dünyaya gelmek ... Tarih nedir, tarih ne demek, tarih anlamı, tarih hakkında bilgi bulunduran paylaşım platformu. Tarih Sözlük Anlamı . Sözlük Anlamı1. Bir olayın gününü, ayını ve yılını bildiren söz veya gün. 2. Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan; bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi ... Ters Saatlerin Anlamı. Bu saatlerin anlamı isminden de anlaşılacağı üzere pekte olumlu değil. Kimse bu saatlerde bulunmak istemez. Nedeni ise hep olumsuzluklar içerdiğinden dolayı. Tarih kelimesinin Batı dillerindeki tüm karşılıkları Grekçe istoria, istorien sözcüğünden gelmektedir. (Latince: his-toria, İtalyanca: storia, Fransızca: histo-rie, İngilizce: history, Almanca: Histo-rie).. İyonya lehçesinde bildirme, haber alma yoluyla bilgi edinme anlamlarında kullanılan kelime, Attika lehçesinde görerek, tanık olarak bilme anlamlarının yanı sıra ... TARİHİN TANIMI: Tarih geçmiş zamanlarda yaşayan insan topluluklarının her türlü faaliyetlerini YER VE ZAMAN bildirerek, SEBEP-SONUÇ ilişkisi içinde anlatan bilim dalıdır. TARİHİN KONUSU NEDİR?: Geçmiş zamanda yaşayan insan topluluklarının her türlü faaliyetidir. TARİH ANLATIMINDA YER VE ZAMANIN ÖNEMİ NEDİR? 1)- Yer ve zamanın belirtilmesiyle olayın GERÇEK olup ...

Nazi Almanyasının Basınında Atatürk hakkında yazılan yazılar -3

2020.08.29 10:15 ferrarisinisatangenc Nazi Almanyasının Basınında Atatürk hakkında yazılan yazılar -3

30 Ekim 1938 tarihli Atatürk’ün ölümünden önce VB’de çıkan son haber olan “Konstantinopel’den Ankara’ya” adlı yazı oluşturmaktadır. Bu yazıyı kaleme alan Dr. Karl Viererbl, İstanbul’u kısaca betimledikten sonra, Atatürk’ün imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması doğrultusunda Anadolu’daki Türk birliklerini silahsızlandırmak üzere ordu müfettişliği görevi verildiğinde aldığı kararı ve ortamı şu sözlerle tasvir etmiştir: Kemal Paşa, Mayıs 1919’da Padişahın İstanbul’daki eski sarayında Müttefiklerin emriyle Anadolu’daki Türk birliklerini silahsızlandırmak üzere ordu müfettişliği görevini üstlendiğinde iki farklı dünya karşı karşıya gelmişti: Bir tarafta generalinin bakışlarından gözlerini kaçıran ve dalgın bir şekilde Boğazdaki evlere doğru bakan, batan Osmanlı İmparatorluğu’nun herhangi bir kurtuluş çaresi olmayan yorgun ve çaresiz temsilcisi, diğer yanda da yeni bir devletin genç Türk halk lideri bulunuyordu. Hükümdarının sunduğu kurtuluş çaresini reddetmesi, Onun kendi düşünceleriyle hareket etme kararını alması demekti (VB, 30.10.1938). Viererbl aynı makalede, Atatürk’ün Padişah’tan aldığı emri Türk ordusuna nasıl ilettiğini şöyle ifade etmiştir: “Kemal Paşa, anavatandaki Türk birliklerini silahsızlandırma görevini, halkının özgürlük savaşının başlaması emri olarak üstlendi ve bunu cesurca yürüttü. Görevi gereği terhis etmesi gereken Türk birliklerine verdiği emir şu oldu: “Ordular, hedefimiz Akdeniz’dir. İleri!” Bu hedefe de ulaşıldı. Ona Akdeniz yolunu açan emir, aynı zamanda yeni Türk İmparatorluğu’nun da doğumuydu.” (VB, 30.10.1938). Ardından ulaşılan hedef sonucunda yaşanan gelişmeler, imzalanan anlaşmalar, sosyal ve kültürel alanda yapılan yenilikler, dış politika alanında elde edilen kazanımlar ve başarılar şöyle anlatılmıştır: Milli Meclis tarafından saltanatın kaldırılması ve halk egemenliğinin ilanı, Atatürk’ün siyasi alanda sonraki adımlarıydı.Lausanne Barışı kabul edildi. Artık Kemal Atatürk aynı enerjiyle dâhili inşaya başladı.Onu, Asya Türkiye’sinden Avrupa tarzında bir devlet oluşturma çabası yönlendirdi. Her yerde kara ve demir yolları yapıldı, endüstri tesisleri ve halk için eğitim yerleri kuruldu ve ilerlemeye engel oluşturan eski gelenekler yok edildi. Atatürk, tek eşlilik kararı ile Türklerin özel hayatına müdahaleye cesaret etti, harem kadınlarını serbest bıraktı, fesi ve örtünmeyi yasakladı. Kültürel hayattaki en büyük olay, Latin alfabesinin kabul edilmesiydi. Atatürk dâhili yapılanma için tüm kamuoyuna yönelik reformlar yaptı ve komşu ülkelerle dostluk politikasını sağladı. Boğazları silahlandırma hakkının yeniden elde edilmesi ve Sancak meselesinin çözülmesi yeni Türkiye’nin dış politik çabalarını taçlandırdı (VB, 30.10.1938). Ardından Ankara’nın başkent seçilmesindeki önem ve anlamı ile birlikte yeni başkentte yaşanan değişim ve gelişmeler şu sözlerle ifade edilmiştir: Atatürk’ün Konstantinopel’den Ankara’ya doğru uzanan yolu, Türkiye’nin çağdaş yoluydu. Yeni devletin inşası ile ilgili Onun her tür önemli kararı aldığı Ankara, bugün yeni başkenttir. Ankara aynı zamanda devletin inşasının ve liderinin iradesinin de bir aynasıdır. Avrupa örneğine göre yapılar geniş asfalt yollar ve büyük parklar, geçmiş bir dünyanın sembolü olduğu kadar, dün ile bugün arasında köprü olan bir şehrin resmidir. Bugünlerde Ankara’da Türk kaderinin dönüşümünün 15. yılı kutlanıyor çok büyük bir sevinç duyuluyor.” (VB, 30.10.1938).
submitted by ferrarisinisatangenc to KGBTR [link] [comments]


2020.08.24 01:39 karanotlar İrili ufaklı bir sürü AKP

İrfan Aktan
Hemen her gün, ülkenin farklı bölgelerinde felaketler yaşanıyor. Seller, yangınlar, cinayetler, katliamlar, gaddarlıklar, ihlaller, ihmaller ve tamamen belirsiz gelecek için sadece kötü ihtimaller. Ekonomisi, yargısı, polisi, eğitimi, sağlığı, akademisi; güven veren hiçbir kurumu bırakılmamış bir ülkede skandallarla, ihlallerle, haksızlıklarla baş etmeyi bırakın, çetele bile tutmak zor.
Barajda bizatihi kendisinin açtığı çatlaklar artık sıva tutmuyor ama iktidar da böyle bir gayrete zaten meyletmiyor. O yüzden her bir çatlağın önüne habire devşirdiği silahlı güçler, umutsuz kitlelerin önüne de cennetten tapular koyuyor.
Beyhude olabilir ama takdire şayan bir azim. Sonuçta ülke yoksulluğun, her türden yoksunluğun girdabında debelenirken, manipülasyon kabiliyeti o kadar güçlenmiş bir iktidar var ki, kendi tabanındaki yoksulu yoksul olduğuna, açı aç olduğuna ikna etmek bile zor.
Oysa ormanlarıyla, dereleriyle, doğal güzelliğiyle, verimli topraklarıyla insanını hasbelkader tok tutarken yirmi yıl boyunca HES’lerle, rantiyeyle, şantiyeyle, özelleştirmeyle, devlet-şirket işbirliğiyle delik deşik edilip mahvedilmiş bir Karadeniz.
Taş eksen filiz verecek, dağları ve ovalarıyla verimli toprakları büyük şirketlere peşkeş çekilmiş, çiftçisi topraktan, tarımdan koparılmış veya marabalaştırılmış bir Çukurova.
Milliyetçilik, İslamcılık, muhafazakârlık üzerinden çoraklıktan çöle çevrilmiş bir İç Anadolu.
Geniş tarım ve hayvancılık arazileriyle, uzun bir tarihe yayılmış siyasallaşmasıyla, kadınından gencine, yaşlısından yoksuluna dinamik, eşitlik mücadelesiyle hayat dolu bir coğrafya olduğu halde savaş politikaları üzerinden çoraklaştırılmış, tarihi miraslarının altına dinamit konmuş, geçmişle arasına hançer sokulmuş, dili yasaklanmış, toplumsallığı çökertilmiş, karakola dönüştürülmüş bir Kürdistan.
Eşsiz sahilleri yandaş holdinglerin, yerli mafya gruplarının rantiye alanına dönüştürülüp yoksulun denize girmesi bile engellenmiş, ormanları peyderpey yakılıp ağaçların köküne beton dökülmüş, dağları ve ormanları uluslararası şirketlere peşkeş çekilmiş bir Akdeniz, bir Ege.
Paraya çevrilmemiş bir santimlik alanı bırakılmamış, küçük bir azınlığın saadet, büyük çoğunluğun sefalet içinde yaşadığı İstanbul ve genel olarak Marmara.
Salgın hastalığın perişan ettiği bir halk, geleceği bile çoktan satılıp paraya çevrilmiş, parası da küçük bir azınlık arasında pay edilmiş bu devasa ülke, neredeyse yirmi yıldır sağcı bir parti ve döneme göre değişen ortaklarıyla yönetiliyor.
Bütün kitle iletişim araçlarını propaganda makinasına dönüştürdüğü için bu enkazı hayal tacirliğiyle perdeleyebilen iktidar, sağcı ideolojinin farklı kolonları üstüne bina edilmişti. İlk yıllarda İslamcılıkla iliklenmiş neo-liberalizm, peşi sıra cemaatçilik, neo-Osmanlıcılık, Türkçülük, işe yaradığında ümmetçilik, mezhepçilik…
Son yüz yılda farklı Türk sağ akımlarının beslendiği tüm kaynaklardan teker teker yararlanmış ve bu nedenle de ülkeyi her yönüyle fakirleştirmiş, çoraklaştırmış olan AKP’nin satmadığı, elden çıkarmadığı hiçbir şey yok; neo-liberal sağ siyaset hariç.
Neo-liberal sağ siyaset ormana bakınca ağaç değil kereste, imar mekânı görür.
Denize bakınca suyu değil, balığı değil, doğayı değil, etrafına otel inşa edilecek, tesis yapılacak, altında henüz çıkarılmamış doğalgazı cennet tapusu olarak satacak devasa bir boşluk olarak görür.
Dereye bakınca suyu değil, üstüne kuracağı barajı, o barajdan elde edeceği rantı görür.
Toprağa bakınca yaşamı değil, altındaki madeni görür.
Şehre bakınca toplu yaşamı, ortak üretimi, doğa ve yurttaş haklarını değil, rantiyeyi, ucuz işgücünü görür.
Topluma bakınca özgür yurttaşı değil, ucuza çalıştıracağı işçiyi, savaştıracağı askeri, ataerkilliğin tahakkümünü sürdürmek için kontrol altında tutacağı kadını, Türklüğün tahakkümünü sürdürmek için bastıracağı Kürdü, Sünniliğin tahakkümünü sürdürmek için yok sayacağı Aleviyi, toplayacağı oyu görür ve tüm politikalarını buna göre belirler.
O yüzden mevcut iktidarın en büyük muhafızı sermayedarlardır, patronlardır, rantiyecilerdir.
İktidarla sermaye arasındaki bu ilişki sağ siyasetin, sağ ideolojinin doğal sonucu ve siyasal tarih buna karşı verilmiş sol mücadelenin eseridir.
Peki günümüz Türkiye muhalefeti, iktidara karşı böylesi bir mücadeleye meylediyor mu?
AKP sadece sağcılıktan değil, aynı zamanda sağcılaştırıcı bir hegemonya kurma çabasından da hiç vazgeçmedi. Meyvelerini de topluyor. Bugün Türkiye muhalefetinin genel görünümüne bakınca, AKP’ye karşı irili ufaklı bir sürü AKP görüyoruz. Çok sayıda muhalefet partisinin çıtayı yükselttiği nokta, ilk yıllar AKP’sini geçmiyor. Muhalefetteki bu genel vaziyete bakan geniş bir kitle açısından tam da bu nedenle AKP’nin gitmesinin anlamı zayıflıyor.
İşçiler, işsizler, yoksullar, kadınlar, Kürtler, iktidar zulmüne uğrayanlar veya iktidar tarafından zulme uğratılanlar seslerinin muhalefet partileri tarafından yükseltilmediğini gördükçe, çareyi hemen her gün sosyal medya kampanyaları yapmakta görüyor; adaleti birbirlerine yaslanarak, “hastag” oluşturarak sağlamaya, hak gaspını engellemeye çalışıyor. Neredeyse hiçbir mağdur grup, bir başka mağdur grubun direnişine ortak olmuyor. Çünkü bunları birleştirecek bir muhalefet yok ortada.
Türk sağının yarattığı devasa enkaz ortadayken, ülkenin anamuhalefet partisinin lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Armağan Çağlayan’a verdiği mülakatta, en büyük eksikliklerinin, düşüncelerini, yaptıklarını halka anlatamamak olduğunu söyledi.
Oysa başta CHP olmak üzere muhalefetin en büyük sorunu halka anlatamamak değil, halkın anlatma çabasına kulak kesilmemek, halkın anlattığını duymamak, duyduğunu siyasete uyarlamamak, gerektiği gibi muhalif olmamak, sağ siyasetin yıkıcılığına karşı sol muhalefetin kuruculuğunu koymamak, AKP’nin muhalefeti sağa kaydırma hamlelerine direnmek yerine, selin aktığı yöne doğru yüzmek ve farklı mağdur gruplarını, kitlelerini bir araya getirmekten korkmak.
Kürde sahip çıkınca Türkün, kadına sahip çıkınca erkeğin, mülteciye sahip çıkınca yerleşiğin, Aleviye sahip çıkınca Sünninin, işçiye sahip çıkınca patronun kızmasından korkuyorsanız, AKP’ye, sağ hegemonyaya zaten teslim olmuşsunuzdur.
İnsan gerçekten hayret ediyor ama Kılıçdaroğlu aynı mülakatta “Sağ-sol kavramları 18. yüzyıla ait. 18. yüzyılın kavramlarıyla 21. yüzyılın sorunları çözülmez” diyor. Bu söze yanıtı da, Kurultay öncesi görüştüğümüz İlhan Cihaner’in şu sözü yanıt olsun: “Siz şu verili düzende, ‘azizim sağ ve sol mu kaldı, aslolan liyakat’ dediğinizde, bu düzene hizmet etmiş oluyorsunuz. ‘Artık sağ-sol yok’ dediğinizde, aslında ‘sol yok’ demiş oluyorsunuz. Çünkü hem küresel olarak hem de ülkemiz bazında alternatif dünyayı, hayatı esas olarak sol tarif ediyor. Yoksulluk, eşitsizlik, sömürü, savaş, çatışma, işsizlik, kadın cinayetleri, cinsel yönelimlerin yok sayılması, doğa talanı alabildiğine devam ederken solun kalmadığını söylemek, sol olmayı reddetmek, mevcut düzenle ciddi bir meselenizin olmadığını, alternatif aramadığınızı, ‘teslim olun’ dediğinizi gösterir.”
https://www.gazeteduvar.com.tyazarla2020/08/24/irili-ufakli-bir-suru-akp/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.14 19:11 sum-poopins Ülkede Solun Ölmüş Olması ve Onu Diriltmek

Yazacağım subredditin ruhuna biraz aykırı çünkü yıkıcı şeylerin yanısıra yapıcı bir şeyden de bahsetmek istiyorum. Ancak modların bu konuda iyi niyetini rica edeceğim çünkü ülkede bu tarz şeylerin konuşulabileceği bir platform kalmadı.
Bildiğiniz üzere, günümüz Türkiye'sinde sol namına hiçbir şey kalmadı. CHP dediğimiz parti sol olmayı geçtim, merkez sol bile değil. Milliyetçi ve muhafazakar politikaları benimsiyor. Örneğin, geçen sene seçilen ve ülke siyasetine katkısı olmuş Ekrem İmamoğlu bile dini değerlere oldukça ağırlık veren bir merkez sağcı (örn. havuzlarda alkol yasağını ve haremlik selamlık havuz uygulamasını savunması). Son Ayasofya olayında, partinin genel tepkisizliği, Mansur Yavaş'ın ve İmamoğlu'nun olayı desteklediklerini belirtmesi, hatta Muharrem İnce'nin oldukça hevesli bir şekilde desteğini belirtip karşı çıkanları terslemesi, CHP'nin merkez sağ olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Aynı zamanda, 40 yılda bir doğru hareketi olsa da (örn. geçen seneki yerel seçimlerdeki performası veya adalet yürüyüşü), bunun ardından 40 yıl boyunca susmayı ve olan bitene tepkisiz kalmayı ihmal etmiyor. Kısacası, ülkedeki en büyük muhalif topluluk olsa da, statükoyu sürdürüyor ve ülkenin gittikçe aşırı sağa kayması konusunda hiçbir şey yapmıyor. Bundan 10-15 sene önce Ayasofya'nın camiiye dönüştürülmesine bu kadar tepkisiz kalınacağını düşünebiliyor musunuz?
Ülke siyasetinin nasıl bu noktaya geldiği gerçekten büyük bir soru işareti. Çok fazla etken var. Derin devletin on yıllar boyunca ülke siyasetini manipüle etmesi, solcuların katliamı, MHP ve ülkü ocaklarının sivil yüzünü oluşturduğu derin devletin 1980 darbesine yol açması ve '82 anayasasıyla beraber gelen değişiklikler, yargının zayıflaması vb. Bunların hepsi oldukça karmaşık ve ilgi çekici süreçler. Ancak özellikle bir tanesi dikkatimi çekti: 2002 seçimleri ve sonrasında ülkede bir tane bile sol parti olmaması.
İnsan yaşadığı zamandaki koşullar her zaman böyleymiş gibi düşündüğü için, bu başta garip gelebiliyor. Lakin Türkiye'nin seçim geçmişine bakıldığında, 2000'ler öncesinde ülkede sol partilerin olduğu, koalisyonlar oluşturulduğu görülebiliyor. Oysa son 20 yıldaki siyasette, ülkede solun esamesi bile okunmuyor (belki kısmen ve sadece bir anlığına HDP vardı). Bu sadece partiler bazında da değil, normal sivil hayatta da böyle. Bilimi ve laikliği savunmanın solculuk zannedildiği, siyasi ortamı ABD'den bile daha sağ olan bir ülkede yaşıyoruz.
Benim kendi açımdan, ülke açısından en yararlı olabilecek şeylerden birisi, ülkenin siyasi ortamında solun tekrar güç kazanmasıdır. CHP'nin sol bir parti olabileceğini düşünmüyorum. Sol bir partinin başa gelebileceğini de düşünmüyorum. Ancak ABD'de Bernie Sanders'ın simgesi olduğu hareketin yaptığı gibi, sol bakış açısını ve talepleri yaygınlaştırarak, ülke siyasetinin daha sola kaymasını sağlayabiliriz. Aşırı sağcıların şu ana kadar yaptığı bu oldu. Yaptıkları aşırı talepler genel olarak hayata geçirilmemiş olabilir ama onların daha hafif versiyonları yürürlükte. Bu bir stratejidir. Marjinal bir şey normalleşebilir ve normal bir şey marjinalleşebilir. Yurt dışında alt-righter'lar bu stratejiyi kullanarak kendi argümanlarını normal siyasetin içine soktular. İşin diğer yanında, LGBTQ+ bireyler önceden marjinal olarak görülürken, artık kendilerini normalleştirdiler. İkisini elbette bir tutmuyorum ve işin stratejik yanından bahsediyorum. Gerek sol, gerek sağ hareketler tarih boyunca bu taktiği kullanmıştır.
Filozof Slavoj Zizek'in dediği gibi, günümüz statükocu ve garantici siyasetin dönemi değil. Aşırı sağ insanları radikalize ediyor ve solun buna karşı kendi radikalizasyonuyla yükselmesi gerekiyor. Bu, "Eski Türkiye'nin" statükosuna geri dönülmesi gerektiği veya eskimiş, bir işe yaramayan ulusalcı söylemleri tekrarlamamız gerektiği şeklinde yorumlanmamalı. Yeni bir şeylere ihtiyaç var. İşte bu doğrultuda, ilk adım olarak, hepimizin kendimizi ve başkalarını bilgilendirmemiz gerektiği düşüncesindeyim. Bu amaç doğrultusunda kimi solcu metinler, videolar, kaynaklar vb. derledim. Elbette öğrenilecek şeyler asla bununla sınırlı değil. Aynı zamanda öğrendiklerimizi sadece kendi içimizde tutarsak da bir anlamı olmaz. Dışarı çıkıp vaaz verin, kafa sikin demiyorum ama insanlarla bu konuları açıp konuşabilirsiniz. Lafı geldiğinde fikrinizi belirtebilirsiniz. Aynı zamanda aşağıda söylenilenlerin hepsine katılmak zorunda değilsiniz. Ben şahsen pek çok şeye katılmıyorum ama hala değerli buluyorum. Ülkecek bu tarz alternatifleri öğrenmeye, düşünmeye, konuşmaya ihtiyacımız var. Lafı daha fazla uzatmadan, kaynaklara geçiyorum.

Videolar

The Alt-Right Playbook - Aşırı sağcı tiplerin ne tarz numaralar kullanarak tartıştığını ve bunlara karşı savunma ile saldırıları anlatan bir video serisi. Aşırı sağı tanımak ve onları tartışmalarda ekarte etmek istiyorsanız mutlaka önerilir.
Decrypting the Alt-Right - Contrapoints'un alt-right'ın örtmecelerini, yani gizli kodlarını ve davranışlarını çözdüğü bir video. Aynı zamanda Contrapoints kanalını birçok açıdan tavsiye ederim.
Erdoğan sözünü neden ve nasıl tüketti? - Ruşen Çakır, Erdoğan'ı ve muhafazakar atmosferi oldukça iyi analiz eden bir gazeteci. Dinlemenizi öneririm.
Cuck Philosophy - İşin felsefi yanına odaklanan ve bunu oldukça iyi yapan bir kanal. Hatta genel olarak, felsefe hakkında Youtube'daki en iyi kanallardan birisidir.
Capitalist Realism - Mark Fisher'ın kapitalist realizm görüşünü, yani içinde yaşadığımız sistemin ideolojisinin nasıl gerçekçilik adı altında zihnimize sızdığını anlatan bir video.
Zizek on Children of Men - Zizek'e dair pek çok şeyi izlemenizi ve okumanızı salık veririm. Her şeyine katılmayabilirsiniz ama günümüz dünyası hakkında oldukça nokta atışı tespitler yapıyor.
Slavoj Žižek on Refugees, Conservatism, and Cultural Incompatibility
Slavoj Žižek: Why There Are No Viable Political Alternatives to Unbridled Capitalism
Slavoj Žižek: Democracy and Capitalism Are Destined to Split Up
2014 "Noam Chomsky": Why you can not have a Capitalist Democracy!
Edward Snowden: How Your Cell Phone Spies on You - Teknoloji sayesinde izlenmenin ne kadar korkunç boyutlara ulaştığını gösteren bir video.
The PewDiePipeline: how edgy humor leads to violence - "Kanka şaka yaaa" kafasında yapılan "kara mizah" esprilerin aslında nasıl büyük bir manipülasyonun parçası haline gelebileceğini anlatan bir video.
Herkesin derdi HDP ile

Uzun Konuşmalar ve Belgeseller

HyperNormalisation 2016 - Uluslararası siyasetin geldiği karmakarışık ve içinden çıkılmaz durumun nasıl oluştuğunu oldukça detaylı ve özenli bir şekilde inceleyen bir belgesel. Siyasette gerçekliğin nasıl zamanla kaybedildiğini ve onun yerine geçen anlatıların gerçeklik haline geldiğini anlatıyor.
The Century of the Self - Part 1: "Happiness Machines"
The Century of the Self - Part 2: "The Engineering of Consent"
The Century of the Self - Part 3: "There is a Policeman Inside All Our Heads; He Must Be Destroyed."
The Century of the Self - Part 4: "Eight People Sipping Wine in Kettering"
Yukarıdaki videolar, tüketim toplumunun neden ve nasıl oluşturulduğunu en detaylı şekilde açıklayan belgesel serisini oluşturmaktadır. Dünyamızın geldiği durumu anlamak için bu bilgilerin öyle ya da böyle mutlaka öğrenilmesi gerekiyor.
Slavoj Žižek: "Violence" Talks at Google - Zizek'in 'Şiddet' isimli kitabındaki fikirlerini açıkladığı bir konuşma. Dünyamızda devletlerin ve kapitalizmin yarattığı şiddetin ne kadar gözardı edildiğini gözler önüne seriyor. Hem bu videoyu hem de kitabı şiddetle tavsiye ederim.
The Pervert's Guide To Ideology - İdeolojilerin nasıl hayatımızın içine, kendilerini ideoloji değilmiş gibi sunarak sızdıklarını anlatan bir belgesel. Zizek'in popüler çalışmaları içinde temel bir yere sahiptir.
Noam Chomsky- Manufacturing consent (1992) - Rızanın inşaasını, yani farkında olmadan nasıl bilinçaltı şekilde belli şeyleri kabullenmeye itildiğimizi gösteren bir belgesel.
Mark Fisher : The Slow Cancellation Of The Future - Günümüzde sistemin geldiği noktanın bizi nasıl umutsuz bir gelecekle karşı karşıya bıraktığını anlatan bir konuşma.

Metinler

Anarşist Kütüphane (Türkçe) - Pek çok anarşist metine Türkçe olarak ulaşılabileceğiniz bir site. Aşağıdaki İngilizce kısmında daha bile fazla metin var. Bunların arasında denemeler, analizler vb.nin yanısıra, 1917'de Rus devrimi sırasında yazılmış mektuplar bile var.
Anarchist Library (İng)
Anarcho-Copy - Anarşist kitaplar ve dergilerin Türkçe pdf hallerini bedava olarak paylaşan bir site.
Marxists Internet Archive - Kapital'in tamamı da dahil, Marksist metinlere bedava olarak ulaşabileceğiniz bir site.
Şiddet, Slavoj Zizek - Mutlaka okunması gereken ve oldukça kısa bir kitap. Bahsettiğim gibi, yapısal şiddetin ne kadar kolay gözardı edildiğini ve görünür şiddetten ne kadar daha fazla olduğunu anlatıyor.
Tanrı ve Devlet, Mikhail Bakunin - Materyalist düşüncenin ne kadar yanlış anlaşıldığını ve idealist düşünce ve bununla bağlantılı olarak dinlerin insan olgusunu ne kadar alçalttığını anlatan bir kitap.
No Gods No Masters: An Anthology of Anarchism - Bütün büyük anarşist düşünürlerinin fikirlerinin sırayla özetlendiği bir başvuru kitabı.
Demokratik Zorbalık, Alexis de Tocqueville - 1800'lü yıllarda yaşamış bir Fransız siyaset felsefecisinin yazdığı, demokrasinin nasıl da zorbalığa evrilebileceğini anlatan 60 sayfalık kısa ama oldukça güzel bir kitap.
Sessiz Yığınların Gölgesinde, Jean Baudrillard - Kitle denilen şeyin ne kadar boğucu fakat aynı zamanda anlamsız bir tanım olduğunu anlatan bir kitap.
Simulakrlar ve Simülasyon, Jean Baudrillard - Videolar kısmında bahsettiğim, gerçek denilen şeyin yalanlarla örtülmesini ve ikisinin nasıl ayrılmaz hale geldiğini anlatan bir kitap. Günümüzdeki karmaşık dünya bakışının nasıl oluştuğunu ve anlatıların nasıl bize hükmettiğini gösteriyor. Ancak bir uyarı yapayım, okuması biraz zordur. Başlangıç kitabı olarak tavsiye edilmez.
Tüketim Toplumu, Jean Baudrillard - Yine bir temel Baudrillard kitabı. Tüketim toplumunun nasıl oluştuğunu ve çalıştığını detaylarıyla inceliyor.
Michel Foucault: Onun iktidar üzerine söyledikleri her geçen gün daha fazla önem kazanıyor - Foucault'nun iktidar analizinin günümüz için neden hala geçerli olduğunu gösteren Türkçe bir yazı.
Suriyeliler Hakkındaki İddiaların Gerçekliği - Suriyeliler hakkında hemen her yerde duyabileceğiniz iddiaların gerçekliğini, kaynaklara dayanarak inceleyen bir yazı.
Umberto Eco ve Kök Faşizm - Faşizmin on dört özelliğini anlatan, Umberto Eco'nun ünlü yazısının Türkçesi.
Capitalist Realism, Mark Fisher - Videolar kısmında bahsettiğim, kapitalist ideolojinin kendisini 'gerçekçilik' adı altında sunmasını anlatan bir kitap.
Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş, Gandhi ve Thoreau - Bu iki kavramın ne kadar fazla güce sahip olduğunu ve barışçıl bir değişim yolunu anlatan, Gandhi ve Thoreau'nün metinlerini bir araya toplayan bir kitap.
Why Civil Resistance Works, The Strategic Logic of Nonviolent Conflict - Sivil direnişin ve barışçıl direniş yollarının neden şiddetli yollardan daha başarılı olduğunu, oldukça kapsamlı çalışmalara ve verilere dayanarak anlatan bir kitap. Verileri daha çok merak edenler NAVCO Data Project'i aratabilir.

Haber Kaynakları

Aşağıdaki haber kaynaklarını solcu bakış açısı sunmaları açısından değil, ülke koşullarına kıyasla işinin hakkını veren işler çıkarıp çıkarmamaları açısından değerlendirdim.
http://www.diken.com.t
https://www.gazeteduvar.com.t
https://medyascope.tv/
https://t24.com.t
https://yesilgazete.org/
http://bianet.org/
https://www.iklimhaber.org/
https://meydan.org/
submitted by sum-poopins to svihs [link] [comments]


2020.06.27 01:26 karanotlar Nietzsche ve Nihilizm Tarihsel Bir Yazgı Olarak Nihilizm: Avrupa Nihilizminin Tarihi, Kökeni ve Egemen Olma Aşamaları

Nietzsche ve Nihilizm Tarihsel Bir Yazgı Olarak Nihilizm: Avrupa Nihilizminin Tarihi, Kökeni ve Egemen Olma Aşamaları
https://preview.redd.it/2o4ie0j38c751.jpg?width=800&format=pjpg&auto=webp&s=f5b6b7d6edd498eeb1d8bfe88f6fb179f5785666
Sebahattin ÇEVİKBAŞ (*)
Özet: Nietzsche’ye göre nihilizm, Avrupa kültür tarihinin büyük değer ve ideallerinin en son mantıksal sonucunu temsil eder. Herhangi bir felsefi öğreti değil, şimdiye kadar sahip olunan değerlerin nihai sonucudur. Böyle olduğu için de Batı kültür tarihinin kaçınılmaz bir yazgısı olarak gelip çatan, bunun için de zorunlulukla yaşanması, yüzleşilmesi gereken tarihsel bir olaydır. Nihilizm, on dokuzuncu yüzyıl ve onu takip eden iki yüzyılın anlatılabilecek olgunluğa ulaşmış karakteristik değer hastalığıdır.
Anahtar Kelimeler: Nihilizm, Nietzscheci nihilizm, Avrupa nihilizmi, değer, ahlak, pesimizm, dekadans, Tanrının ölümü, tarih, nihilizmin tarihsel yolculuğu.
\) Doç. Dr., Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi(e-posta:* [email protected])
Giriş
Bir düşünme biçimi olarak hiçbir değer tanımayan görüşlerin ortak adı olan nihilizm, epistemolojik, etik, politik vb. birçok alanda çeşitli biçimler altında ortaya çıkmaktadır. Tarihsel olarak sofistlere ve özellikle de Gorgias’a kadar geri götürülebilecek bir düşün-ce çizgisinin genel adı olan nihilizm, aslında anlamsızlık, boşluk ve hiçlik duygularının telkin ettiği bir düşünme ve yaşama biçimini ifade eder. Batılı düşünce ve yaşama biçimlerine özgülenmediği sürece çok daha gerilere -Budacılığa kadar- götürülebilecek bir anlama sahiptir. Bu anlamda nihilizm, hangi dönemde ve nerede olursa olsun, insanların bağlı kaldıkları en yüksek değer ve ideallerin işlevlerini yerine getirmediklerinde ortaya çıkan bir ruh durumuna eşlik eden bir yaşama ve düşünme biçimidir. Bu nedenle de bir varoluş sorunudur. Varoluşsal bir sorun olarak nihilizm, varoluşun anlamsızlık, boşunalık ve hiçliğine işaret eder. Klasik anlamıyla bir öğreti ve düşünme biçimi olarak alındığında nihilizmin anlamı budur.
Ancak nihilizmin, bu varoluşsal sorunu da içine alan tarihsel bir olay olarak görüldü-ğü bir başka anlamı daha vardır. Bu anlamıyla nihilizm, tarihsel-kültürel yaşamın temelini, dolayısıyla zeminini kaybetmesine; bu yaşamı mümkün kılan ve besleyen değerlerin ‘değersizleşmelerine ve böylece de kültürel-tarihsel yaşamın çözülmesine işaret eder. Nietzsche’nin tanımlayıp anlatmayı üstlendiği nihilizm de bu anlamdadır.
Nietzsche’nin düşüncesinde nihilizm, Batı düşüncesinin herhangi bir anında ortaya çıkan bir düşünme biçimi olarak değil, tarihsel bir olay olarak görünür: nihilizm, tarih-sel bir devinimdir; birinin birine karşı savunduğu bir görüş, bir öğreti değildir. Aslında özü itibariyle nihilizm, Batı tarihinin temel olayıdır. Bunun için Nietzsche, Batı kültür ve düşünce tarihinin seyrini, metafizik bakımdan nihilizmin serimlenmesi, yükselmesi olarak okur (Heidegger, 2001: 11-19). Bu nedenle nihilizm, Batılı yaşama ve düşünme biçimlerinin gelişmesiyle yakından ilgilidir. İki bin yıllık Batı kültür ve düşünce tarihinin bir yazgısıdır. Bu yazıda Nietzsche’nin nihilizme yüklediği anlam çerçevesinde, sırasıyla Nietzsche’nin nihilizmi, Avrupa nihilizmi, Avrupa nihilizminin kökeni, nihilizmin ön bi-çimleri ve Avrupa nihilizminin egemen olma aşamaları üzerinde durulacaktır.

https://dergipark.org.ttdownload/article-file/32259
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.19 01:08 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) Gustav Landauer – 7

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) Gustav Landauer – 7
https://preview.redd.it/ha91pzbh1r551.jpg?width=850&format=pjpg&auto=webp&s=b600e42b2c7732c4a7eb2d2adf205a46b767cca7

Marksizm

Karl Marx, Marksizm’in iki bileşenini, bilimi ve siyasi partiyi, suni bir biçimde birleştirip görünüşe bakılırsa tümüyle yeni, dünyanın daha önce görmediği bir şeyi, yani bilimsel bir temele ve bilimsel bir programa sahip bilimsel siyaseti ve partiyi yarattı. Bu gerçekten de yeni bir şeydi ve üstelik modern ve vakitlice idi ve ayrıca bilimi, aslında en son bilimi temsil ettiklerini duymaları işçilerin gururunu okşadı. Eğer kitleleri kazanmak istiyorsanız, o zaman gururlarını okşayın. Onları ciddi düşünce ve eylem için güçsüz kılmak ve onların temsilcilerini içi boş bir hayranlığın ilk örneği (arketip) yapmak, kendilerinin bile, en iyi ihtimalle yarım anladıkları bir retoriği söylemek isterseniz, o zaman bilimsel bir partiyi temsil ettiklerine inandırın. Onları büsbütün kötücül aptallıkla doldurmak isterseniz, parti okullarında eğitin. Bunun içindir ki bilimsel parti tüm zamanların en gelişmiş insanlarının talebi idi! Yürürken, düşünürken, yazarken veya resim yaparken içgüdü ve ılımlılık ile hareket eden tüm eski politikacılar ne kadar da amatörlermiş. Bu doğal yeteneğin yanı sıra epey vasıf ve teknik gerektirse dahi hiçbir surette bilim değildi. Ve Plato’dan Machiavelli’ye oradan muhteşem Demagog için El Kitabı’nın yazarına bir bilim çeşidi olarak siyasetin temsilcileri ne kadar da mütevazı kişilermiş. Onlar, basitleştirme ve sentez için büyük bir yetenek ve kesif bir gözle bireysel deneyimleri ve kurumları düzenlediler ve sınıflandırdılar, fakat bunu bilimsel olarak yapma fikri akıllarına hiç gelmedi. Sanatsal yaratıcılık için program temeli sağlamak iddiasında olsaydı estetik nasıl olurdu; Marksizm işbu bilimsel sosyalistler içindir.
Marksizm hükmetmek isteyen profesördür; bu cihetle Karl Marx’ın meşru çocuğudur. Marksizm, babasına benzeyen bir uydurmasyondur ve Marksistler kendi doktrinlerine benzerler.
Fakat gerçekte Marksizm’in bilimsel hezeyanı partinin nesnel (practical) politikalarıyla da iyi uyum sağlayamaz. Bu ikisi sadece Marks ve Engels veya profesörle ipleri elinde tutanı şahsında birleştiren Kautsky gibi adamlar açısından uyuşur. Elbette kişi şayet ne istediğini biliyorsa doğru ve faydalı olanı isteyebilir. Fakat – böyle bir bilginin adına bilim denen şeyden uzak olduğu gerçeği dışında – bir yandan doğal hukukun varsayılan gücüne sahip sözde tarihsel gelişme yasalarına, şeylerin nasıl zorunlu ve kaçınılmaz olarak gelmesi gerektiğinin kesin bilgisine dayanıp böylece hiçbir insanın ne iradesinin ne de eyleminin bu ön belirlenimi zerre kadar değiştiremediğini ileri sürmek; diğer yandan dilemek, talep etmek, etki etmek, eyleme geçmek ve detayları değiştirmek dışında bir şey yapamayacak bir siyasi parti olduğunu iddia etmek handiyse çelişkilidir. Bu iki uyuşmazlık arasındaki köprü insan tarihinde kamuoyuna ifşa edilmiş en çılgın kibirdir. Marksistlerin yaptığı veya talep ettiği her şey (kaldı ki talep ettikleri yaptıklarından çoktur) şu anda tam da Tanrı (Providence) tarafından belirlenmiş gelişimin gerekli bağlantısıdır ve sadece doğal hukukun tezahürüdür. Diğerlerinin, Karl Marx tarafından keşfedilen ve sağlama alınan insafsız tarihsel eğilimleri zapt etmek adına yaptığı her şey nafile bir çabadır. Diğer bir deyişle Marksistler, amaçları bakımından gelişim yasasının icrai organlarıdır. Marksistler, üç aşağı beş yukarı bir kişide birleşen doğa ve toplum hükümetinin yasama ve yürütme dalları gibi bu yasanın keşfedicileri ve de uygulayıcılarıdır. Her halükarda diğerleri de istemeyerek de olsa bu yasaların uygulanmasına yardım ederler. Yoksul arkadaşlar her zaman yanlış şeyi isterler fakat tüm çabaları ve eylemleri ancak Marksizm tarafından belirlenmiş ihtiyaca yardımcı olur. Her kibir, her inatçı çılgınlık, hoşgörüsüzlük ve dar kafalılık ve Marksistlerin bilimsel-politik yürekleri ile sürekli sergilenen tüm küçümseyici huylar, saçma ve tuhaf teori karışımları, bilim ve parti pratiklerinden kaynaklanır. Marksizm hükmetmek isteyen profesördür; bu cihetle Karl Marx’ın meşru çocuğudur. Marksizm, babasına benzeyen bir uydurmasyondur ve Marksistler kendi doktrinlerine benzerler. Tek fark şu ki gerçek Profesör Karl Marx’ın entelektüel zekâsı, eksiksiz bilgisi ve çoğunlukla takdire şayan mantıksal birleştirimi ve birlik hediyesi şimdilerde genellikle broşür yazarlarının ilmi, parti-okul bilgeliği ve alt tabakanın papağan gibi tekrarı ile yer değişmiştir. En azından Karl Marx ekonomik yaşamın gerçeklerini, yararlanılan-kaynaklara ilişkin belgeleri ve – çoğu kez oldukça küstahça da olsa – büyük içgüdüsel dehaların keşiflerini çalışmıştı. Onun halefleri ise genellikle Berlin’deki Eğitim Bakanlığı’nın onayı ile derlenmiş ders kitapları ve özetleri ile yetinmektedir. Ve bizler burada proleteryanın aptal ve hayâsız dalkavukluğuna uymak zorunda olmadığımız için sosyalizm proleteryanın ortadan kalkmasını amaçladığı ve bu sebeple de onu ilgili tüm tarafların yüreğine ve aklına bilhassa faydalı bir kurum olarak görmediği için (büyük ve talihli şahıslar açısından, elbette, tıpkı her zorluk ve engelde olduğu gibi beraberinde pek çok avantajı getirecektir. Bir tür hazır oluş veya açık icra ihtimali ve gerilimi oluşturduğu ölçüde yoksunluğun ve içsel boşluğun bir gün, o büyük anda, birdenbire tüm kitleleri dayanışma ve deha ile hareket etmek üzere zorlayacağına dair her zaman bir umut vardır) burada bir kez daha şu söylenebilir: doğrudur, bir mucize, yani ruhun mucizesi, bir gün proletaryanın başına gelebilir, diğer tüm insanların başına gelebildiği gibi. Fakat Marksizm bu tür bir Pentekostal mucize değildi ve lisana bir hediye getirmedi. Daha çok Babilli bir kafa karışıklığı ve yüksekten atış idi. Proleter Profesör, proleter avukat ve parti lideri, bilim olma iddiasındaki sosyalizm türü olan ve adına Marksizm denilen o karikatürlerin karikatürüdür.
Bu Marksizm bu bilimi ne öğretir? Ne iddia eder? Geleceği bildiğini iddia eder. Sonsuz gelişim yasası ve insanlık tarihinin belirleyici faktörlerine ilişkin derin bir iç görüye sahip olduğunu; neyin gelmekte olduğunu, tarihin nasıl devam edeceğini ve koşullarımızdan ve üretim ve örgüt biçimlerimizden ne çıkacağını bildiğini zanneder.
Bilimin değeri ve anlamı hiç bu kadar saçma bir şekilde yanlış anlaşılmamıştı. İnsanlıkla, özellikle insanlığın en çok ezilen, entelektüel olarak mahrum edilmiş ve geri kalmış kısmı ile çarpık ayna görüntüsü kullanılarak hiç bu kadar alay edilmemişti.
Biz burada henüz bu bilimin içeriğini, Marksistlerin keşfettiklerini iddia ettikleri insanlığın varsayılan gidişatını hesaba katmadık. Bu noktada mesele sadece geçmişin verilerinden ve bilgilerinden ve günümüzün olguları ve koşullarından kesin bir bilgiyle geleceği haber veren, hesaplayan ve belirleyen bir bilimin var olduğuna dair ölçüsüzce aptal varsayımı ortaya çıkarıp, onunla alay etmek ve bu varsayımı reddetmektir.
Bu cihetle tarih ve politik ekonomi, bilim değildir. Tarihteki etkin güçler bilimsel olarak formülleştirilemezler; bunların hükümleri her zaman, içerdiği veya yaydığı insan doğasına bağlı olarak daha yüksek veya daha alçak bir isimle tarif edilebilir bir tahmin – kehanet ya da profesöre ait saçmalık – olacaktır.
Buraya kadar inandığım gibi – bildiğim gibi demeye de cüret edebilirim zira ahmaklar tarafından yanlış anlaşılmaktan korkmuyorum, aslında öyle olmasını ümit ediyorum – nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi – en derin inancım ve hissimle – nereye gitmemiz gerektiğini ve nereye gitmek istememiz gerektiğini konuşmaya da çalıştım. Fakat bu ihtiyaç bize doğal hukuk şeklinde değil ne olması gerektiği ile dayatılır. Desem ki bir şeyler biliyorum, bu bilme matematikteki bilinmeyen bir miktarın bilinenlerden hesaplanması anlamına mı gelir? Ya da bir geometri sorusunun çözülebilmesinde olduğu gibi midir? Ya da yerçekimi ve eylemsizlik yasası yahut enerji sakınımı kanunu her zaman geçerli midir? Veyahut formül için gereken verileri biliyorsam düşen bir nesnenin veya merminin yolunu hesaplayabilmem gibi midir? Veya H2O’nun su olduğunu bilmem gibi midir? Veya pek çok yıldızın hareketlerini hesaplayıp ay ve güneş tutulmalarını öngörebilmem gibi midir? Hayır! Tüm bunlar bilimsel eylemler ve sonuçlardır. Bunlar tabii yasalardır çünkü aklımızın yasalarıdır. Fakat yaşamımızdan ve bedenimizden ne anlam çıkaracağımızı, önceki yaşamımızın devamının, önümüzdeki yolun, sıkışmanın salınmasının, eğilim etkinleşmesinin – tüm bunlara “gelecek” denmektedir – ne olacağını söyleyen bir doğal yasa, aklımızın yasası, büyük enerji sakınımı yasasının bir alt-yasası daha vardır. Bunlar bilim şeklinde sunulamazlar, diğer bir deyişle sadece sınıflandırmaya tabi emrivakiler şeklinde değil bir eğilime eşlik eden his, dışarıdan gelene tamamen münasip arzu ve çabanın iç baskısı, dengenin değişen durumu şeklinde sunulabilirler. Bu; iradeye, göreve, kehanete varan tüm bildirimlere, vizyona ve sanatsal yaratıma işaret eder. Üzerinde durduğumuz yolun hedefi bir matematik sorun ya da olgusal bir rapor, hatta bir gelişim yasası ile benzer değildir. Bu, enerji sakınım yasası ile alay etmek olurdu. Bu yol cesur yürekliliğe tekabül eder. Bilginin anlamı: yaşamış olmak, olan şeylere sahip olmaktır. Yaşamın anlamı: yaşamak, gelecek olanı yaratmak ve bunun acısını çekmektir.
Bu sadece geleceğin bilimi olmadığı anlamına gelmez; yalnızca halen yaşayan geçmişin yaşayan bilgisinin olduğunu, orada yatan ve ölü olan bir şeylerin etkisiz bilimi olmadığını da ima eder. Marksistler ve onlar gibi tüm ahlakçılar ve gelişim politikacıları, ister Darwin-öncesi Marksistler gibi katastrofik ve çapsal gelişim teorisine bağlı olsunlar, isterse Darwinci revizyonistler gibi yavaş, tedrici çok küçük değişimlerin toplamı yolu ile eşit gelişen ilerlemeyi yerleştirmeyi dilesinler, bunlar ve gelişim biliminin tüm temsilcileri, mutlaka bilimsel faaliyetten vazgeçemiyor iseler, müteakip, görkemli, ilgili kelime gruplarının yani Ben Biliyorum, Ben yapabilirim (buradaki –ebilmek eki yetiyi ima eder. ç.n.), Ben yapabilirim ( buradaki –ebilmek eki olasılığı ifade eder. ç.n.), O yapmalı (buradaki -malı zorunluluk ifade eder. ç.n.), Ben yapmalıyım (buradaki –malı tavsiyeyi imler. ç.n.) ifadelerinin gerçek anlamlarına dair, doğa ve ruhun gerçekliğine ilişkin ne ifade ettikleri ile ilgili bilimsel bir araştırma yürütmelidirler. Bu onları daha mütevazı ve bilimsel, daha insani ve anlayışlı ve daha girişken ve mert yapacaktır.
Bu cihetle tarih ve politik ekonomi, bilim değildir. Tarihteki etkin güçler bilimsel olarak formülleştirilemezler; bunların hükümleri her zaman, içerdiği veya yaydığı insan doğasına bağlı olarak daha yüksek veya daha alçak bir isimle tarif edilebilir bir tahmin – kehanet ya da profesöre ait saçmalık – olacaktır. Bunlar her zaman doğamıza, karakterimize, yaşamımıza ve çıkarlarımıza bağlı bir değerlendirme olacaktır. Ayrıca söz konusu güçler şekilsiz, kararsız, belirsiz ve değişken olarak bizce kesinkes biliniyor olsa dahi bu tür ilkelerin uygulanması için gerekli olan olgular çok az bilinmektedir. Zaten insanın kelimenin tam anlamıyla sonsuz olan geçmişiyle ve dünya ile ilgili bilimsel bir değerlendirme yapmak için elimizde hangi dış bulgular vardır ki? Elbette, her tür şey, fazlasıyla çok, bu sözde bilimin arabalarına taşınmış ve bu arabalardan indirilmiştir. Maalesef bunlar sözde insan ve dünya tarihinin bir saniyesinden palas pandıras atılmış, karışmış, harap olmuş, parçalanmış yıkıntılardır. Hiçbir örnek ne kadar az bildiğimizi açıklığa kavuşturmaya yetecek kadar kaba değildir. Elbette bir örnek, tıpkı muhteşem Goethe’nin dediği gibi, sezgisel deha için genellikle bin kelimeye değerdir ve onları bünyesinde barındırır. Bununla birlikte bu biyolojik oluş ve insanlık tarihinin tüm alanları için güçlerle ve yasalarla ilgili örnek olaylar bulunmaktadır fakat yine Goethe’nin dilini kullanacak olursak, bunlar düpedüz veri-toplayıcılarının, Darwincilerin ve revizyonistlerin deneysel gübrelerine ve Marksistlerin diyalektik gübresine dönüşürler. Ve bu cihetle dahi – ki kendisi için insanların bir arada yaşamış olmaları ile ilgili meselelerde bir olay genellikle bin kelimeye bedeldir- bir bilim dehası değildir; yaratım ve eylem dehasıdır. Yaşamın bilgisi dâhil edilmiştir fakat ne kadar hakiki, büyük bilime dayandırılabilse de bu, bilim değildir.
Ve tanrıya ve dünyaya şükür olsun ki bu böyle! Gelecek olan her şeyi biliyor, gerçekten biliyor olsaydık niçin yaşardık? Yaşamanın anlamı yeni bir şeye dönüşmek değil midir? Yaşamanın anlamı eski, kendine güvenen ve bağımsız birer varlık olarak bizlerin, müstakil bir dünya ve sonsuz oluş olarak, içinde olmadığımız yeni, belirsiz bir başka dünyaya eşit derecede sonsuz, geçitten geçide ve çokluktan çokluğa girmemiz değil midir?
Kendimize canlı dediğimiz zaman, biz okuyucular ya da gözlemleyiciler ya da varlıklar çok iyi bilinen güçler tarafından eskiden eski olana, eşit derecede iyi bilinen bir yere doğru sürüklenenler değil miyiz? Ya da bizler eylem nesneleri olmaktan çok yürüyen ayak ve çalışan el değil miyiz? Ve dünya bize, her sabah kalktığımızda, meçhul, bilinmez ve amorf, kendi doğal kabiliyetlerimizin bir aracı ile oluşturup özümsediğimiz yeni ve sunulan bir şey gibi görünmez mi? Ah siz Marksistler, keşke özel yaşamınızda bereket ve neşenin bolluğuna sahip olsaydınız, o zaman yaşamı bilime döndürmek istemez ve döndüremezdiniz! Ve nasıl yapardınız ki, sosyalist olarak görevinizin, neşe dolu iş biçimleri ve topluluklar ve neşe içinde yaşayan toplum olma durumunu edinmeleri için insanlara yardım etmek olduğunu bilseydiniz.
Bıkmış, şüpheci veya dertli olarak değil, neşe ile kabullenerek insanların ve ulusların çok çeşitli ve anlaşılmaz geçmiş ve gelecek yaşam biçimlerine dair hiçbir şey bilmediğimizi belirtiyorum; binyılın kaderini bilmek, hissetmek ve içeriden yaşamak için yeterince, pek çok insana göre daha fazla, gururlu ve cesurum. Ne olduğuna ve neyin olmakta olduğuna dair bir fikrim var. Kaderimizin gidişatına ilişkin benim de bir hissiyatım var. Nereye gitmek ve nerede başkalarına tavsiyede bulunmak ve onları yönlendirmek istediğimi biliyorum. Ve pek çok kişiye, hem şahıslara hem kitlelere, iç görümü, coşkun hissimi, güçlü irademi aktarmak istiyorum. Fakat bir formülle mi konuşuyorum? Aldatıcı bir biçimde bir matematikçi gibi gizlenen bir gazeteci miyim? Bilim flütüyle toy çocukları saçmalık ve sahtekârlık dağına yönlendiren Fareli Köyün Kavalcısı mıyım? Ben bir Marksist miyim?
Hayır, fakat ne olduğumu söyleyeceğim. Konuştuğum başkaları – Marksistler – bana anlatana kadar beklemek zorunda değilim. Herkes kadar çalıştım, araştırdım ve bilgi topladım ve eğer tarih ve ekonomi diye bir bilim varsa ben kesinlikle onu öğrenecek yeterli beyne sahibim. Gerçekten de sizler, siz Marksistler tuhaf insanlarsınız ve kendinizi merak etmemeniz hayret verici. Mütevazı bir zekâya sahip insanların dahi bilimin sonuçlarını, bu sonuçlar ortada varken öğrenebileceği eski ve kesin bir konu değil midir? O halde tüm tartışmalarınızın, polemiklerinizin ve ajitasyonlarınızın, tüm talepleriniz ve müzakerelerinizin, tüm retoriğinizin ve münakaşalarınızın maksadı nedir? Bir biliminiz varsa eğer, bu yersiz didişmelerinize son verin. Okul müdürünün sopasını elinize alın ve bizi bilgilendirin, bize öğretin, yöntemleri, işleyişleri, yapıları öğrenmemizi ve bunları cansiperane uygulamamızı sağlayın ve tecrübeli, kandırılmamış ve kesin bilenler olarak Bebel’inizin dürüst bir amatör olarak denediğini yapın: nihayet gelecek tarihin kesin verilerini bize anlatın!
Çünkü sosyalizmi gasp eden ve Marks’ın Kapitali’ni, Nibelungen hazinesini koruyan cüceler gibi bekleyen Niselheim’ın soğukkanlı insanları küçümsenmeli ve dağıtılmalıdır. Sosyalizm meşru varislerine devredilmeli ki böylece neyse ona, – neşe ve coşkuya, inşa ve yapıma, tüm duyular için ve tüm ilksel yaşamlar için ve şimdilerde eylem halinde bir icraya dönüşmek üzere olan sonuna kadar görülen bir rüyaya – dönüşebilsin
Bu yüzden ben de çalıştım, sizin gibi değil ama sizden daha iyi çalıştım ve yine de şunu söylüyorum: öğrettiğim kesinlikle bilim değildir. Her kişinin kendi doğasını, kendi gerçek yaşamının kendisini aynı yola yöneltip yöneltmediğini incelemesine izin verin ve ancak o zaman onun benimle gelmesine müsaade edin ama müsaade edin. Sizden daha iyi çalıştım çünkü bende sizde bulunmayan bir şey var. Elbette, kibrim, ya da yaygın olarak adına ne deniyorsa, sizinkinden daha fazla değil. Kendime dair mütevazı yani münasip görüşümü kendime saklarım, gayet tabii akranlarım arasında, kimin sosyalist kimin sosyalist olmadığını söyleme zorunluluğu hariç! Çünkü sosyalizmi gasp eden ve Marks’ın Kapitali’ni, Nibelungen hazinesini koruyan cüceler gibi bekleyen Niselheim’ın soğukkanlı insanları küçümsenmeli ve dağıtılmalıdır. Sosyalizm meşru varislerine devredilmeli ki böylece neyse ona, – neşe ve coşkuya, inşa ve yapıma, tüm duyular için ve tüm ilksel yaşamlar için ve şimdilerde eylem halinde bir icraya dönüşmek üzere olan sonuna kadar görülen bir rüyaya – dönüşebilsin. Ve varisler hala uyuduğu ve rüya ve şekilciliğin uzak diyarlarında kaldıkları için ve birilerinin mirasa nihayetinde el koyması gerektiği için bu varisleri bir araya toplamalı ve kendimi de onlardan biri olarak meşrulaştırmalıyım.
O zaman bu Marksistler tüm bu bilimsel hurafelerini nereden edinmektedir? Marksistler, geleneğin ve koşulların çeşitlenmiş, parçalanmış, çetrefil ve karışık detaylarını tek bir düzen ve birlik hattına indirgemek istiyorlar. Onlar dahi basitleştirme, birlik ve evrensellik ihtiyacını hissediyorlar.
Gene sana mı ulaştık, oh sen muhteşem kurtarıcı Bir ve Evrensel Fikir, sen ki gerçek yaşama olduğu kadar gerçek düşünceye de gerekli olan, bir arada varolmayı ve toplumu, anlaşmayı ve içselliği yaratan, düşünürlerin zihninde ve doğa sözleşmesinde yer alan fikir? Sen, ruh ismiyle adlandırılan!
Ama sana sahip değiller ve bu yüzden senin yerine koyuyorlar. Bu yüzden kendi yanıltıcı taklitlerini, kendi tarihsel yamalarının ve kendi bilimsel yasalarının ikame ürünlerini uyduruyorlar: onlar sadece detayları oluşturan, ilişkilendiren ve düzenleyen ve dağınık olguları yani bilimi bağlayan tek bir ikna edici genel ilkeyi tanırlar. Aslında bilim ruhtur, düzendir, birlik ve dayanışmadır; bilimse… Fakat o, dolap ve dalavere olduğunda, sözde bilim adamı sırf kılık değiştirmiş bir gazeteci ve kötü kamufle olmuş başyazar olduğunda, istatistiklere göre formüle edilmiş pek çok olgu ve diyalektikle maskelenmiş basmakalıp sözler, tarihin bir çeşit yüksek matematiği ve gelecek yaşam için şaşmaz bir el kitabı olduğunu iddia ettiğinde bu sözde bilim ruhsuzdur, idrak kabiliyetine engeldir. Argümanlar ve kahkahayla, sinirden kudurarak yok edilmesi gereken bir engeldir.
Ruhun diğer biçimlerini bilmiyorsunuz ve bu yüzden peygamberlik oynamak isteyen gerçek profesörler olduğunuz zamanlar hariç, tıpkı ut çalmak isteyen ama çalamayan diğer profesörünüz, koruyucu aziziniz gibi avukat yüzlerinize profesörlük maskesini giydiniz.
Fakat bizler ruhun ne olduğunu biliyoruz ve bunu burada sık sık söyledik. İnsanlığın akışında tür ve kaynak açısından sizinkinden farklı evrensel bir uyumumuz var. Bilgimiz, büyük asli hislerimizle ve güçlü, geniş kapsamlı irademiz ile doludur: bizler – fakat önce siz zavallı Marksistler, bir sandalye çekin ve oturun ve sıkı durun, zira berbat, küstah bir iddia birazdan öne sürülecek, ki bu eş anlı olarak bana karşı küçültücü bir tonda ileri sürmek isteyeceğiniz suçlamanın önüne geçecektir – bizler şairleriz; ve bilimsel dolandırıcıları, Marksistleri, soğuk, boş, ruhsuzları yok etmek istiyoruz böylelikle şiirsel vizyon, sanatkârane yoğunlaşmış yaratıcılık, heves ve kehanet şu andan itibaren harekete geçmek, çalışmak ve inşa etmek için kendi yerini bulacaktır; yaşamda, insan bedenleriyle birlikte, insicamlı bir hayat, iş ve grupların, toplulukların ve ulusların dayanışması için.
Evet, gerçekten de öyle. Yeterince uzun süredir şiirsel bir rüya ve melodi olan, büyüleyici bir çevre ve parlak bir renk cümbüşü tümüyle hayata geçecek ve gerçek olacaktır. Biz şairler, yaşayan ortamda yaratmak ve kimin daha büyük ve daha güçlü uygulayıcılar olduğunu görmek istiyoruz. Bildiğini iddia eden ve hiçbir şey yapmayan sizler mi, yoksa şu anda içinde canlı bir imge, kesin bir his ve enerjik iradeye sahip bizler mi? Ne yapılabilecekse onu yapmak isteyen biziz, şimdi ve sonsuza kadar. Biziz bıkıp usanmadan sizin yanınızdan kahkaha, sebepler ve öfke ile geçip saldırılarla ve savaşlarla daha yoğun parçaların üstesinden gelen, biteviye ileriye güdümlü, sürekli eylem, inşa ve yıkım bulunan harekette bizlerle birlikte olan insanları örgütlemek isteyen. Bilim de, parti de temin etmiyoruz. Sizin anladığınız şekliyle daha az entelektüel ittifak sunuyoruz, zira siz bu tür bir şeyden bahsettiğinizde kafanızda aydınlanma diye adlandırdığınız ve bizim ise yarı-eğitim ve broşür-yemi dediğimiz şey beliriveriyor. Bizi harekete geçiren ruh yaşamın özüdür ve etkin gerçekliği yaratır. Bu ruhun bir diğer adı daha vardır: dayanışma [Bund]; ve bizlerin güzel bir sunumla şiirselleştirmek istediğimiz şey eylemdir, sosyalizmdir, bir işçi sınıfı cemiyetidir[Bund].
İşte burada Marksistlerin neden ruhu materyalist diye adlandırdıkları ünlü tarih mefhumundan dışladıklarını gözlerimizin önünde net bir şekilde görüyoruz ve ona ellerimizle dokunabiliyoruz. Bizler, bu noktada, diğer mükemmel Marksist muhaliflerin yaparken başardıklarına kıyasla daha iyi bir açıklama sunabiliriz. Marksistler, beyannamelerinde ve görüşlerinde ruhu çok doğal, aslında neredeyse mükemmel bir maddi neden ile dışarıda bırakmıştır, yani çünkü ruhları yoktur.
Fakat bu, onların tarihi tanımlama tavırları, hakkıyla “materyalist” olarak adlandırılabildiğinde doğru olabilirdi sadece. Bu da temsilcilerinin kendilerine ait bir ruhla elde edemeyeceği bir girişim olsa da takdire şayan, hatta devasa bir teşebbüs – tüm insanlık tarihini sırf fiziki olaylar, somut gerçek işlemler, dünyanın geri kalanındaki maddi olaylar arasındaki sonu gelmez etkileşim ve insan bedenlerinin psikolojik süreçleri biçiminde tanımlama girişimi – olurdu. Ancak hâlihazırda belirtmiş olduğum sebeplerden ötürü bu, kati surette yasalara dayanan bir bilim olamaz ancak böyle bir bilimin hayali, neredeyse fantastik bir ön taslağa dönüşebilir. Belki bir gün birileri, bu işi, sırf doğru temeli ve dil olanağını bulmak için bile olsa, bu katı yapıyı eritmek ve onu tamamen bir imgeye indirgemek ve bu büyük ters yöne çevirimi üstlenmek, yani insanlık tarihinin tamamını – tüm maddeselliği hariç tutarak- topyekün ruhsal bir oluşum, akli akımların mübadelesi olarak betimlemek için – üstlenecektir. Materyalizmi nihai sonuçları üzerinden düşünebilen herhangi biri bunun idealizmin diğer yüzü olduğunu bilir. Böylesi hakiki bir materyalist her kim ise O, ancak Spinoza okulundan geliyor olabilir. Ama bu kadarı yeter! Marksistler bundan ne anlamaktadır? Marksistler, Spinoza adını duyduklarında muhtemelen broşürcülerinin ve Darwinci tekçi yazarların Spinoza’dan çıkarttıkları pelüş oyuncağı düşünmektedir.
Yeter artık: burada sadece, Marksistlerin tarihin materyalist anlayışı dedikleri şeyin rasyonel anlaşılan herhangi bir materyalizm ile hiçbir ilgisi olmadığını söylemek gerekiyor: sonunda Marksistler, materyalizmi rasyonel bir biçimde anlamanın dahi bir çelişki olduğunu düşündüler ve hatta bunda yanılmış bile olmazlardı. Her halükarda öğrettikleri tarihsel anlayış “ekonomik” olmalıdır. Yukarıda da söylendiği üzere onun gerçek adı, ruhsuz tarih anlayışıdır.
Sözcüklerin çelişik yanlış kullanımı Marksistleri, sığ adamları ne kadar rahatsız edilebiliyorsa ancak o kadar rahatsız etmiştir. Bazıları söz konusu çelişkiye absürt bir yarım gerçekle, diğerleri farklı, çarpık bir gerçek dışılıkla uyum göstermiş ve bu şekilde aralarında farklı ekoller ve her türden gerilim ve ayrılık çıkmıştır.
Marksistler, tüm politik koşulların, dinlerin, entelektüel hareketlerin hepsinin sadece ekonomik koşulların ve toplumsal kurumların ve işleyişlerin bir tür yan tesiri, ideolojik bir üst yapısı olduğunu keşfettiğini iddia etmektedir. Elbette kendi doktrinlerini ve tüm ajitasyonlarını ve politik eylemlerini bundan hariç tutmazlar. Onların süfli akılları, kendilerinin ekonomik ve toplumsal gerçeklik olarak adlandırdığı şeyle, akli ve ruhi eylemin ayrılmaz bir biçimde birbiriyle ne denli iç içe geçtiği, ekonomik yaşamın toplumsal yaşamın sadece çok küçük bir parçası olduğu, bu toplumsal yaşamın, insanın bir arada yaşama hareketlerinden, büyük ve küçük ruhsal yapılardan tümüyle ayrılamaz olduğu gerçeğinden sadece biraz rahatsız olur? Onlar, umumiyetle tüm beyanlarında kendi sözcüklerini idrak etme ihtiyacını hiç hissetmemiş ağzı laf yapan konuşmacılardır ve laf ebesidirler. Bir an bunu idrak etselerdi derin sessiz adamlar olurlardı. Zira kendi tüm çelişkilerinde ve tutarsızlıklarında boğulurlardı.
Sözcüklerin çelişik yanlış kullanımı Marksistleri, sığ adamları ne kadar rahatsız edilebiliyorsa ancak o kadar rahatsız etmiştir. Bazıları söz konusu çelişkiye absürt bir yarım gerçekle, diğerleri farklı, çarpık bir gerçek dışılıkla uyum göstermiş ve bu şekilde aralarında farklı ekoller ve her türden gerilim ve ayrılık çıkmıştır. Bu doktrinden yola çıkarak bazıları politikayı ekonominin neredeyse alakasız bir yansımasına indirgediği için Marksizm’in apolitik ve handiyse anti-politik bir tavır beyan ettiği sonucuna varmıştır. [Buna göre] politika, yasama ve hükümet biçimleri önemli değildir; sadece ekonomik biçimler ve ekonomik mücadeleler önemlidir (fakat elbette bu mücadeleler de saf doktrine kaçak sokulmuştur zira bir mücadele, hatta ekonomik bir mücadele dahi tümüyle ruhsal bir meseledir, ruhun yaşamıyla güçlü bir biçimde iç içe geçmiştir – bu kadarı yeter, çünkü, yukarıda da söylendiği üzere, Marksizm’in herhangi bir nokta-i nazarını inceleyen biri her zaman imkânsızlık, taviz ve kaçak keşfeder.) Her şeye rağmen diğerleri, politikanın yardımıyla ekonomik meseleleri etkilemek isterler ve kendilerinin profesörlüğe ait mürekkep lekelerinden oldukça farklı görünen tavizlere, bahanelere ve bıktırıcı gerçeklik düzeltmelerine ekleme yaparlar. Kendilerinin tamamının da uygulaması gerektiği bu geçici çarelere ekleme yaparlar. Mesele bu değil ve biz de bu ihtilaflı meselelerle daha fazla uğraşmayacağız. Bunlarla politik Marksistler, kendi kardeşleriyle, sendikacılarla ve son dönemde iki asil ismin acınası bir biçimde yanlış kullanıldığı sözde anarko-anarşistlerle birlikte savaşsınlar.
Tüm doktrin yanlış olduğu ve bu doktrinin iler tutar bir tarafı olmadığı için, geride doğru ve değerli kalan tek şey İngiltere’de ve başka yerlerde Karl Marx’tan çok uzun zaman önce fark edilmiş olan bir gerçektir: insan olayları üzerinde düşünürken ekonomik ve toplumsal koşulların ve değişimlerinin yüksek önemi göz ardı edilmemelidir. Bu husus, özgürlüğe, kültüre, dayanışmaya, halka ve sosyalizme doğru atılmış en erken ve en önemli adımlardan biri olan, devletten ayrı olarak toplumun keşfi şeklinde adlandırılması gereken büyük harekete sebep olmuştur. Pek çok faydalı ve ufuk açıcı fikirler on sekizinci yüzyılın parlak gazetecilerinin ve politik ekonomistlerinin muazzam yazılarında ve on dokuzuncu yüzyılın ilk sosyalistlerinde bulunmaktadır. Ancak Marksizm tüm bunları bir karikatüre, sahteliğe ve yozlaşmaya indirgemiştir. Marksistlerin kavradığı sözde bilim gerçek etkisi bakımından acınası ve feci bir girişimdir (zira hiçbir sözde bilim, demagojik, hatta sadece popüler bir damgaya sahip olsa dahi, eğitimli ve eğitimsiz kitleleri ve de üniversite profesörlerini kendisine çekmeyecek kadar aptal değildir). Dolayısıyla Marksizm devletten uzaklaştıran bu akımı – diğer bir deyişle ortak bir ruh ile kültürsüzlükten birleşmiş gönüllü teşekküllere yönelen, kendisiyle birlikte toplumların toplumunu taşıyan akımı – gerisin geri devlete ve tüm toplumsal kurumlarımızın ruhsuzluğuna doğru, tersine çevirmeye çalışmaktadır ve dahası bu akım hırslı politikacıların çarklarını döndürmek için koşmaktadır.
Buna daha yakından bakmalıyız. Acı Marksist soğanının sadece iki kabuğunu soyduğumuz için gözlerimizi yaşartsa da bu soğanı daha derinden, merkezine doğru kesmeliyiz. Daha sonra bu ucubeyi kesip parçalara ayırmalıyız ve söz veriyorum buna devam ettikçe her zaman biraz burun çekme ve aksırma ve kahkaha olacaktır. Şimdiden bilim ve Marksistlerin materyalizmi açısından durumu gördük. Fakat bunlar geçmiş, günümüz ve geleceğe ilişkin ne tür bir tarihsel gidişat keşfetti? Bunun, maddi gerçeklikten kendi ruhsal üstyapılarına doğru büyüyen bir gidişat olmadığı kesin, bu muhtemelen Kartezyen pineal bezlerinde büyüyen bir tür.
Şimdi, profesörün yaşamı yanlış bilime, insan vücutlarını kâğıda indirgediği noktaya ulaştık. Kendisi de oldukça farklı bir tür profesöre, dönüşüm için başka pek çok yetenekle beraber dönüştü. Ne de olsa profesörler genellikle kendilerine dönüşüm sanatçıları, sihirbazlar, kasaba fuarlarında el çabukluğu marifetiyle ve geveze çeneleri ile üreten hokkabazlar derler. Karl Marx’ın en ünlü ve belirleyici bölümleri bana hep bu tür profesörleri hatırlatmıştır. “Bir, iki, üç. Gördüğünüze inanmayın”.
Şimdi zamanı geldi: “kapitalist üretim, doğal bir süreçle birlikte kendi değillemesini (negation) üretmektedir:” Sosyalizm. “İşbirliği” ve “yeryüzünün ortak mülkiyeti” için Karl Marx, hâlihazırda “kapitalist çağın bir başarısıdır” diyor. Büyük, muazzam, neredeyse sonsuz proleterleşmiş insan kitleleri aslında sosyalizme neredeyse hiçbir katkıda bulunmamıştır. Onlar sadece vaktin gelmesini beklemelidirler.
Sonuç olarak, Karl Marx’a göre uluslarımızın Orta Çağlar’dan günümüz kanalıyla geleceğe doğru ilerlemeci kariyeri “doğal bir sürecin gereksinimi ile” (İngilizce metne göre ki hala daha en net olandır: doğal bir yasanın zorunluluğu ile), üstelik de artan bir hızla gerçekleşen bir seyirdir. İlk aşamada küçük esnaf olarak sadece ortalama, sıradan insanlar, küçük burjuvalar vb. acınası kişiler vardı ve pek çok insan kendilerine ait küçük mülklere halen de sahipti. Ondan sonra kapitalizm, ikinci aşama, ilerlemeye doğru yükseliş, gelişimin ve sosyalizme giden yolun birinci aşaması geldi ve dünya tümden farklı bir çehreye büründü. Çok az kişi, her biri çok geniş olan mülklere sahipti, kitlenin hiçbir şeyi yoktu. Bu aşamaya geçiş zordu ve şiddet ve çirkin fiiller olmaksızın gerçekleşemezdi. Ancak bu aşamada vaat edilen toprağa doğru ilerleme çok daha hızlı ve gelişmenin sorunsuz işleyen raylarında kolaylıkla gerçekleşti. Tanrı’ya şükür gitgide daha fazla kitle proleterleşti; Tanrı’ya şükür artık daha az kapitalist bulunuyordu; en son proleter kitleler, deniz kıyısındaki kum gibi yalıtılmış devasa müteşebbislerle yüzleşene kadar bu az sayıdaki kapitalist, birbirinin malına el koydu ve şimdilerde de üçüncü aşamaya, gelişmenin ikinci sürecine sıçradılar; sosyalizme doğru son adım ise sadece bir çocuk oyuncağı: “Kapitalist özel mülkiyetin ölüm çanları çalıyor”. “Üretimin araçlarının merkezileşmesi” ve “emeğin toplumsallaşması” diyor, Karl Marx, kapitalizm ile başarıldı. O, buna “kapital tekeli altında gelişen” üretim biçimi diyor, zira kapitalizmin sosyalizme dönüşmeden hemen önceki son güzelliklerini överken her zamanki gibi kolaylıkla şiirsel bir esrikliğe bürünüyor. Şimdi zamanı geldi: “kapitalist üretim, doğal bir süreçle birlikte kendi değillemesini (negation) üretmektedir:” Sosyalizm. “İşbirliği” ve “yeryüzünün ortak mülkiyeti” için Karl Marx, hâlihazırda “kapitalist çağın bir başarısıdır” diyor. Büyük, muazzam, neredeyse sonsuz proleterleşmiş insan kitleleri aslında sosyalizme neredeyse hiçbir katkıda bulunmamıştır. Onlar sadece vaktin gelmesini beklemelidirler.
Yine de doğru değil mi? Kapitalizmin bize işbirliği ve yeryüzünün ortak mülkiyeti ve üretim araçlarını getirmiş olduğu söylenebilirken, siz bilimin beyefendileri, o noktaya ulaşmaktan uzak mıyız? Ortak mülkiyet her ne anlama gelirse gelsin, en azından bu kadarı nettir, gerçi pek çok farklı ortak mülkiyet biçimleri olabilir, fakat gasptan, imtiyazdan, özel mülkten gayri bir şey olsa gerektir. Sözde şimdiden sosyalizme benzeyen bu ortak mülkiyete dair herhangi bir iz şu anda görülebilir mi? Evet mi, hayır mı? Zira bu doğal sürecin daha ne kadar süreceğini bilmeyi çok isteriz. Biliminizi bize gösterin, lütfen!
Fakat kim bilir, kim bilir! Belki de Karl Marx, yeryüzünün ortak mülkiyetinin gözle görünür başlangıçlarını ya da izlerini ve hâlihazırda on dokuzuncu yüzyıl ortalarında tekelci kapitalizmden doğmuş üretim araçlarını gördü. İşbirliğine gelince konu daha yakından inceleme altındadır, şimdiden oldukça nettir. Ancak bana göre işbirliği, birlikte hareket ve ortak çalışma demektir ve bir ineğin ve atın saban önüne müştereken çekilmesine veya pamuk tarlasında veya şeker kamışı tarlasında Zenci (Negro) kölelerin, ortak iş bölümü ile ortak bir mekândaki çalışmasına “işbirliği” ya da “birlikte çalışmak” diyen kişi budala değilse nedir – fakat ne söylüyorum ben? Karl Marx tam da böyle bir budalaya benziyor! Ne geleceği! Kapitalizmin daha fazla gelişmesi de ne! Zeki âlim günümüze sıkışıp kalmıştır. Karl Marx’ın işbirliği dediği şey ki sosyalizmin bir unsuru olması gerekir, kendi zamanındaki kapitalist teşebbüste gördüğü çalışma biçimi, binlerce kişinin bir odada çalıştığı fabrika sistemi, işçinin makinelere adaptasyonu ve kapitalist dünya pazarı için malların üretiminde sonuç olarak ortaya çıkan yaygın iş bölümüdür. Kaldı ki kendisi de sorgulamaksızın kapitalizmin “şimdiden aslında toplumsal üretim teşebbüsüne dayandığını” söylemektedir.
Marksizm’in temelinin, bu tür bir sosyalizm İncili’nin adına Kapital denmesi sembolik olarak önemli değil midir? Sosyalizm, kültür ve dayanışma, yalnızca takas ve neşeli iş, toplumların toplumu, ancak bir ruh uyandığında, örneğin Hristiyan ve Hristiyan-öncesi çağların Cermen uluslarının bildiği gibi gelebilir diyerek, kapitalist sosyalizme kendi sosyalizmimizle karşı çıkıyoruz.
Evet gerçekten de bu tür emsalsiz saçmalıklar eşyanın tabiatına aykırıdır, fakat kapitalizmin sosyalizmi tümüyle kendinden geliştirdiği ve sosyalist üretim biçiminin kapitalizm altında “serpildiğini” söyleyen Karl Marx’ın görüşü kesinlikle doğrudur. Şimdiden işbirliğine sahibiz, şimdiden, en azından yeryüzünün ortak mülkiyetine ve üretim araçlarına giden yol üzerindeyiz. Sonunda geriye kalan çok az mülk sahibini de kovalamaktan başka yapılacak bir şey kalmayacak. Gayri her şey kapitalizmden gelişmiştir. Zira kapitalizm ilerleme, toplum ve hatta sosyalizmle eşitlenmiştir. Gerçek düşman “orta sınıf, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatkâr, çiftçi”dir. Çünkü onlar kendileri çalışırlar ve en fazla birkaç yardımcıya ve çırağa sahiptirler. İşte bu beceriksiz, cüce teşebbüstür, oysa kapitalizm tekbiçimlidir (uniformity), binlerce kişinin tek bir yerde çalışmasıdır, dünya pazarı için çalışmaktır; işte bu toplumsal üretim ve sosyalizmdir.
Karl Marx’ın gerçek doktrini budur: kapitalizm Orta Çağlar’ın kalıntıları üzerinde tam bir zafer kazandığı zaman ilerleme damgasını vurur ve sosyalizm resmen oradadır.
Marksizm’in temelinin, bu tür bir sosyalizm İncili’nin adına Kapital denmesi sembolik olarak önemli değil midir? Sosyalizm, kültür ve dayanışma, yalnızca takas ve neşeli iş, toplumların toplumu, ancak bir ruh uyandığında, örneğin Hristiyan ve Hristiyan-öncesi çağların Cermen uluslarının bildiği gibi gelebilir diyerek, kapitalist sosyalizme kendi sosyalizmimizle karşı çıkıyoruz.
Dolayısıyla iki karşıt, keskin bir zıtlık teşkil etmektedir.
Burada Marksizm – orada sosyalizm!
Marksizm – ruhsuz, sevgili kapitalizm dikeni üzerindeki kâğıt çiçek.
Sosyalizm – çürümeye karşı yeni güç; ruh-suzluk, zorluk ve şiddetin bileşimine karşı, modern devlet ve modern kapitalizme karşı yükselen kültür.
Ve şimdi biri, bu noksansız modern şeye karşı yüzüne ne söylemek istediğimi anlayabilir –Marksizm: zamanımızın vebası ve sosyalist hareketin lanetidir. Şimdi daha da net olarak, bunun böyle olduğu, neden böyle olduğu ve neden sosyalizmin sadece Marksizm’e yönelik ölümcül bir düşmanlık ile ortaya çıkabileceği söylenecektir.
Çünkü Marksizm, her şeyden öte, geçmiş olan her şeye yukarıdan bakan ve onları hakir gören kültürsüz, işine geldiği gibi günümüz veya geleceğin başlangıcı diyen, ilerlemeye inanan, 1908 yılını 1907 yılından daha çok seven, 1909 yılından oldukça özel bir şeyler uman ve 1920 yılı gibi çok uzakta gerçekleşecek bazı şeylerden neredeyse nihai bir eskatolojik mucize bekleyen kimsedir.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/?p=5516
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.28 06:56 bipobat Hazır erken seçim polemikleri varken; oldu da iktidar değişti, ekonomi kurtulur mu?

Yazdığım ilk iki yazının ardından biraz zaman geçti farkındayım ama gündemin durulmaması ve inanılmaz iş yoğunluğum nedenleriyle elim bir türlü gitmedi. Umarım özellikle bu konuları merak eden arkadaşlar bu yazıya erişim sağlayabilir, arada kaybolup gitmez. Birazdan yazacaklarımı yazarken kişisel siyasi görüşümü çok karıştırmadan, olmuşları ve olabilecekleri, akademik eğilim olarak post-modern bir akış açısı ile ele almaya çalışacağım. Tamamiyle sizin fikirlerinizi yansıtmayabileceği gibi, ben ne dersem doğrudur gibi bir tripte de olmadığımı bilin. Bunu tamamiyle kafa boşaltmak ve bu konulara ilgi duyanları teşvik etmek adına yazıyorum.
İlk yazıda bir erken seçim ihtimaline değinmiştim. Son dönemde bunu desteklediğini düşündüğümüz bir eylem gerçekleşti ve Erdoğan yeni bir "gönül seferberliği" başlatılmasını istedi (Link: https://www.hurriyet.com.tgundem/cumhurbaskani-erdogan-duyurdu-yarindan-tezi-yok-yeni-bir-gonul-seferberligi-baslatiyoruz-41524421 ). Bu her ne kadar erken seçim kapılarını aralıyor gibi görünse de henüz bunu söylemek için erken. Son yıllarda, başkanının bir siyasi partiye aşırı yakınlığını tasvip etmesem de, güvendiğim birkaç araştırma firmasından biri olan Avrasya Araştırma da Erdoğan'ın şu anki oy oranı ile baskın bir seçimde dahi kazanamayacağını tahmin ediyor (Twitterları: https://twitter.com/avrasyaanket ). Virüsü de dikkate alınca 2020 yılında bir erken seçim pek mümkün değil. Ben de Erdoğan'ın bu isteğini erken seçim olarak değil, küsen seçmenle barışmak ve bir nabız yoklamak olarak değerlendiriyorum
Ama... Bir ihtimal daha var; o da swap bulmak. Bildiğiniz üzere yakın dönemde bir dolar şoku yaşadık ve piyasayı izlediğim kadarıyla, birkaç haftadır süren sabit düşüşe rağmen ikinci yolda. Eğer Türkiye yakın bir zaman içinde, Katar'la olan fiyasko gibi değil, gerçek bir swap anlaşması bulursa, işte o zaman oy vermeye hazır olun. Peki swap bulunursa ne olur? (1) Hükümet, yıllardır sürdürdüğü dolar baskılama politikasına devam eder ve doları psikolojik sınırlarda tutmak için swapten elde ettiği parayı piyasaya yavaş yavaş salarak kısa vadeli bir rahatlama yaratır. (2) Borç vadelerindeki kaynak rahatlaması sayesinde, virüs sürecinde basılan paralar sosyal yardım olarak orta-alt gelirli AKP'lilere akar. Ancak ne rahatlama ne de yardımlar 2021'in 3. ayından sonrasını (ilk çeyrek) çıkaramayacağından, iktidar o aralıkta bir baskın erken seçim yapabilir. Çünkü swap olsun ya da olmasın -olmayacak gibi duruyor şu an- genel eğilime bakıldığında 2021 yılından sonra legal yollarla yapılacak herhangi bir seçimde Cumhur İttifakının iktidar olma şansı yok. Çünkü sosyo-ekonomik olarak bizim AKP seçmen kitlesini oluşturan muhafazakar halkımız, ekonomiye önem verse de görmediği paranın etkisini dikkate almıyor. Yani erişemediği ya da kullanmadığı teknolojik ürüne yapılan vergi zammı onu ilgilendirmiyor ya da girmediği sınavın ücretinin artmasını umursamıyor. Ama İstanbul seçimleri gösterdi ki artık ekonomik sıkıntılar onlar tarafından da hissedilmeye başlandı ve tepki gelişiyor. Muhafazakar liberal seçmen gözünde yeni kurulan DEVA ve GP de bu açıdan önemli bir görev üstlenebilir gibi duruyor. Ama dilerseniz bunu da ilerleyen bir gün konuşalım bu yazı daha da uzamasın çünkü zaten uzun olacak.
Erken ya da tam zamanında bir seçim oldu ve hükümet değişti diyelim; ekonomide bunu hemen olumlu şekilde hisseder miyiz? Bunun net bir evet-hayır cevabı yok ancak yüzdesel olarak konuşursak %20 evet, %80 hayır derim. Bunun nedenlerini de 4 başlıkta ele alalım; 1- Zayıf iç üretim 2- Uzun vadeli yap-işlet-devretler ve devredecek borçlar 3- Şu anki iktidarın ekonomi politikası 4- Yeni iktidardan beklenen devletçilik adımları. Zayıf yerel ve iç üretim ve ödeme garantili y-i-d'ler ile borçlara uzun uzun değinmenin pek lüzumu yok. Daha önce konuştuk. İç üretim için üretici desteklenmeli, ödeme garantili y-i-d'ler için usulsüzlük göstergeleri toplanarak iptal yolları aranmalı ve borçlar yeniden yapılandırılmalı. Bunlar için izlenecek yollar çok çeşitli ama hepimizin tahmin ettiği şeyler. Yeni ya da eski her iktidar zaten buna bir plan yapar. Tutar, tutmaz o ayrı. Asıl önemli olanlar 3 ve 4.
Şu anki iktidarın ekonomi politikası tamamen doları baskılamaya ve sermaye kontrolüne yönelik. Ne demek bu? Doların belirli dönemlerde fırlamalar yaşadığını biliyoruz. Hükümet 2007-08 dönemindeki ekonomik krizden bu yana piyasaya Merkez Bankasından ara ara dolar salarak zaten ani yükselişleri engellemeye çalışıyordu ancak bu en son başvurulan yöntemdi. 2010 referandumu sonrası atılan adımları takip eden yabancı sıcak ve uzun vadeli sermaye, otoriter bir yapının gelişiminden korkup parasını Türkiye dışına taşımaya başlayınca ise bu bir alışkanlık haline geldi. Hükümet belli bir süre doları baskılıyor mermisi bitince dolar fırlıyor, ardından yeni bulunan kaynak ile dolar küçük küçük yeniden baskılanıyor, o kaynak da suyunu çekince yine bir şok, Merkez Bankası net rezervlerine başvuruluyor, küçük küçük geri çekilmeler yaşanıyor ve yeniden patlıyor... Bu artık Türkiye'deki dolar hareketinin genel profili haline gelmiş durumda (Bu linkten ya da herhangi başka bir siteden inceleyebilirsiniz: https://tr.tradingview.com/chart/?symbol=FX%3AUSDTRY ). Son dönemde de insanların aldığı dövizlerdeki kambiyo vergisinin arttırılması, yüksek yurt dışına döviz çıkışlı hareketlerin sorgulanması ve ithalat sınırları literatürde sermaye kontrolü dediğimiz şeyler zaten. Yani devlet içerideki döviz bazlı paranın hareketini kısıtlayarak yurt dışına çıkmasını engelleme niyetinde. Peki işe yarar mı? Hayır. Yatırımlar yastık altı olur, yabancı firmanın parasını yurt dışına çıkarması zaten suç değildir, başımız davalarla belaya girer ve üretmediğin ürünün ithalatını kısıtlamak ham madde ve ürün kıtlığına dayalı bir devalüasyona neden olur. Önünü alamazsınız. E koca iktidar bunu bilmiyor mu? Elbette biliyor ama kısa vadeli dolar düşüşleri ile swap umudunu diri tutup erken seçim patlatma hevesindeler. Her neyse, peki yeni hükümet ne yapacak? Bu konuda iç açıcı olamayacağım. Eğer 6 tl civarındaki dolar patlıyor, 7.27'yi görüyor ve ardından yeni direncini 6.75 civarlarında buluyorsa, zaten o doların reel değeri 7 liradır. Tüm baskılamalara rağmen 7.27'yi gören Türkiye örneğinde ise o doların değeri 8 belki de 9 lira civarındadır. Hatta bazı firmaların maliyet forecastlerini, maliyet forecasti gelecek dönemdeki üretimin toplam maliyetine dair tahminlemeler yapmak demek, 10 lira üzerinden yaptığı bile söyleniyor. Bu biraz kişisel kaynaklardan gelen bir bilgi olduğu için bunu pek açmayacağım. Yani eğer yeni gelen potansiyel bir iktidar bu ülkeyi gerçekten kurtarma hevesindeyse doların üzerindeki zoraki baskılamayı kaldırmak zorunda. Çünkü dolar baskılamaya harcanan para, doların yükselmesinden görülecek zarardan çok daha büyük, bunda hepimiz hemfikirizdir sanırım artık. Bu durumda da potansiyel yeni iktidarın ilk yılında doların muhtemelen hak ettiği değerlere 8, 9 belki -eğer hakikaten kasada bir şey kalmadıysa- 10 liralara çıktığını görebiliriz. Peki hiç mi düşmeyecek? Elbette düşecek, yeni gelen hükümetler her zaman yabancı yatırımcının hoşuna gider; hele bir de bu yeni iktidar hukuk, temel insan hakları gibi değerleri Türkiye için yeniden anlamlı hale getirebilir, insanları ülke içi para harcama konusunda cesaretlendirebilirse tadından yenmez. Yarın bir gün parasının içeride kalmayacağına güvenen, bu ülkede yaptığı anlaşmanın hukuksal bir karşılığı olduğunu düşünen ve hevesli bir iş gücü ve tüketici potansiyeli bulan her firma bu ülkeye yatırım yapmak ister. Hatta dolardaki yükseliş böyle bir tabloda fırsat bile olur. Buna hazırlıklı olun, ulan hükümeti değiştirdik dolar yükseldi diyip karamsarlığa düşmeyin.
Peki yeni gelen hükümetin ekonomik tutumu ne olmalı? Şimdi Türkiye'de yıllardır süregelen bir tartışma var; AKP liberal mi, değil mi? AKP'nin 2002-2006 yıları arasındaki eğilimi neo-liberaldir ve ekonomi açısından desteklenecek yönleri vardır. Ancak liberallik, sadece ekonomiyi özel sektöre devretmek demek değildir. Liberal tutumu olan bir devlet, bireyin özgürlüklerini de garanti altına almalıdır. Liberal ülkeler dediğimiz ülkelerde ön plana her şeyden önce rahat yaşam tarzı, insan hakları ve kişisel hürriyetler çıkar. Şu an ben komünistim, sosyalistim ya da şeriatçıyım, muhafazakarım diyen vatandaşlar fırsatları olsa Çin'e, Kore'ye ya da Suudi Arabistan'a İran'a değil Finlandiya, Norveç, Danimarka'ya gider. Ekonomiyi özel sektöre devreder ancak bireyi kısıtlarsanız, o birey tüketmez ve üretmez. Son 10 yıldır uygulanan sermaye kontrolleri ve yandaş ihaleleri de liberal değil, otoriter bir yönetim göstergesidir. Yandaşa verileceği kesin olan bir ihaleye kimse katılmaz, çünkü kime gideceği bellidir, görünürde liberal, uygulamada nepotik (kayırmacı) devletçiliktir. Öyleyse insanların tivit atmaya korktukları ve özellikle dini konularda baskı hissettikleri şu tabloda AKP'ye sadece özelleştirmeler üzerinden liberal demek mümkün değil. Fakat bizim ülkemizde özellikle solcu ve kısmen de milliyetçi dediğimiz iki kesim liberalliği ve kapitalizmi, sömürülme ya da özü kaybetme ile eş anlamlı gördüğünden liberalliği istememektedir. Bu nedenle liberalliği AKP'ye mal etmektedir, halbuki kendini gerçekten liberal olarak gören Cem Toker gibi insanlar AKP'lileri liberal değil argo "liboş" olarak tanımlamaktadır. Neyse... Olası bir seçimde benim gözümde en mantıklı aday halen Ekrem İmamoğlu -bu sizin için Mansur Yavaş ya da bir başkası olabilir, bu konuyu tartışmanın gereği yok-, ancak bir başkası olsa bile özellikle CHP'li ve İYİP'li seçmenin beklentisi daha devletçi bir ekonomik anlayış. Lakin bu anlayış ülkeyi daha içe kapanık, dış sermayenin yatırım yapacak alan bulamadığı ve şu anki torpil cennetinden daha kötü bir hale getirebilir. Salt devletçi, sosyalist ya da komünist bir ekonomi isterken şu örnekleri göz önüne alın;
- Muhalif görüşe sahip olduğu için devlette kadro bulamayan bir öğretmen özel okulda iş bulabilir. Sosyalist bir rejimde muhalif olma şansınız dahi elinizden alınır (Lenin ve gulagları vb.).
- Fiyat tekelinin devlette olmadığı, adil verginin uygulandığı bir sektörde fiyatlar rekabetten dolayı düşer, kampanyalara sık rastlanır.
- Devletin zorla vergi alınan televizyonu sadece iktidarı överken, Fox gibi kapitalist sermayeye bağlı kanallar tarafsız-muhalif yayın yapabilir.
- Sadece devletin iş imkanı sunduğu sektörlerde işçi hakları ve istihdam sayısı oldukça kötü durumdadır. Tekel'in özelleştirme öncesi halini hatırlayanlar olacaktır. Şu an ise mezun olan ve devlet tarafından istihdam edilen birey yüzdelerine göz atabilirsiniz.
- Devlet kadrolarına alımlarda mimleme ve nepotizm yaygındır. Türkiye canlı bir örnek.
- Devlet kaynaklarını her alana ayıramaz. Literatürde buna "fıstık ezmesini ekmeğe çok ince sürmek" deniyor, mantığını soran olursa anlatırım ( https://www.wsj.com/articles/SB116379821933826657 ). Kaynak kısıtlı, her alana yaymaya çalışınca hiçbirini düzgün yapamıyorsun, tadı olmuyor.
- Devlet keyfi yatırımlar yapabiliyor. Devlet başkanına saray, belli kurumlara ve derneklere hazineden bağışlar, örtülü ödenekler verilebiliyor. Denetleyebilecek pek organ kalmıyor.
- Üretim belirli ürünler çevresinde toplanıyor, bu da tüketime yansıyor. Sovyetler'deki patates muhabbeti de buradan geliyor.
- Türkiye gibi borcu olan ülkeler kaynağı yabancı yatırımcıdan buluyor. İhracattan ve turizmden gelen para olması için de en kötü ihtimalle özel sektörden iç yatırımcı gerekiyor. Sadece devletin otel açtığı bir ülkedeki yatak sayısı ile özel iç ve dış sermayenin maddi gücünü ve yatak sayısını bir hayal etmeyi deneyin ve karşılaştırın.
Aslında şu örneklere bakınca Türkiye'nin hali hazırda otoriter bir nepotik devletçi anlayışa sahip olduğunu görüyoruz. Ancak bazı muhalifler nedense al işte liberal ekonomi diyor. Ona bakarsanız Kuzey Kore de kendini demokratik bir cumhuriyet olarak tanımlıyor. Buralar biraz yerseniz söylemi ile açıklanacak cinsten. İyi de salt kapitalist-liberal bir ekonomi mükemmel midir de böyle konuşuyorum? Kat'iyetle değildir. Şu örneklere de bakalım;
- ABD'de sağlık hizmetleri sektörü tamamı ile özel. Parası olmayan tedavi şansı bulamıyor. Yardımlar herkese zamanında ulaşamayabiliyor.
-Özel sektör tamamen yandaşlardan oluşuyorsa, işe alımda ve fiyatta devletten farkı kalmıyor. Türkiye'deki bir şehirdeki elektrik hizmetlerinin genelde tek firmaya özelleştirilmesi bunu bir örneği, rekabet olmayınca fiyat keyfileşiyor.
- Bazı özel okullar öğrenciyi ve veliyi düdüklüyor.
- Devlet stratejik alanlardaki üretimlerini özel sektöre devrederek riske giriyor.
- Bizim gibi liberalliği maske olarak kullanan nepotik devletçi ülkelerde özel sektöre rant için doğaya ve insanlara zarar veriliyor.
Bu örnekler iki uç yaklaşım için de çoğaltılabilir. Öyleyse nispeten ekonomiden anlayan bir vatandaşın beklentisi PRAGMATİK bir devlet yönetimi olmalı. Devlet planlama teşkilatı yeniden kurularak yatırım kararları seçim yarışlarından ve iktidar değişikliklerinden bağımsız tutulmalı. Yabancı sermayeyi küstürmeyecek kadar özel sektörün hakkını koruyan, çalışan haklarını ve fiyatları denetleyebilecek kadar devletçi ve ülkenin doğal ve beşeri kaynaklarına zarar gelmeyecek şekilde özel sektör ile samimiyetini koparmış, profesyonel davranan bir anlayış olmadan bu bataktan çıkmamız mümkün görünmüyor. Seçmeninin istediğini değil, halkın çoğunluğunun yararına olanı yapabilen bir ekonomi yaklaşımından söz ediyorum. Burada kastım şu; bazı arkadaşlar oy verdikleri kişinin ya da partinin onun bütün fikirlerini tek kalemde kapsamasını ve şartlara göre asla değişmemesini bekliyor. Kişi kendisi bile devamlı aynı kişi olarak kalamazken bu beklenti çok absürt. Sağlam adımlar atacak şekilde planlı ancak duruma göre hareket edebilecek kadar esnek bir ekonomi olmadan şu anki konuştuklarımızı 10 yıl sonra yine konuşuruz. Beklentilerinizi ve aşırı radikal olduğunuz görüşlerinizi biraz kırpmanız bu ülkenin tahmin etmeyeceğiniz kadar hayrına olacaktır.
Sonuç olarak nedir peki? Biraz uzun olsa da ben önümüzdeki birkaç yılı teorik alana hakim bir ekonomi araştırmacısı bakış açısıyla böyle görüyorum. Yeni gelen bir iktidarın, -dövizi ekonominin temeline koyan ve bir ideoloji ışığında ekonomi yönetmeye çalışan anlayış değişebilirse- birinci dönemindeki ilk iki yılda kötüye giden bir grafik çizeceği ancak kalan yıllarında en azından şu anki ekonomik hasarı hafifletebileceği inancındayım. Ancak tam anlamı ile ekonomisi minimum çalkantıya sahip bir devlet halini almak için, doğru adımların atıldığı en az üç, belki beş dönem gerekecektir. Garantili özelleştirmeler ise ne yazık ki belki 10 hükümet görecek cinsten. Bunlar bize çok uzun zamanlar gibi gelse de tarih sahnesinde birkaç kısa andan ibaret olduğunu da unutmamak lazım. Yazıda bazı vurgulanan noktalar sizin görüşlerinizi yansıtmıyor olabilir. Ancak dediğim gibi radikal yönlerinizi baskılayarak bir de bu gözle bakmayı deneyin. Söz gelimi ben pragmatik liberal görüşe sahip bir insanım. Devletin insan için olduğuna ve özelleştirme yapılsa bile hayat başarısı anlamında dezavantajlı olan bir bireyin, ırkı, dini fark etmeksizin açıkta bırakılmaması gerektiğine inanıyorum. Bence devlet, sağlık dahil her alanda denetleyici kurum olarak kalmalı ve yatırım ve işletme haklarını özel sektöre vermeli. Sosyal güvenlik özelleşmeli, emekli maaşlarını devlet değil, bireyin hür iradesi ile seçtiği şirket ödemeli, devlet emeklilik yaşını net şekilde belirleyen ve ödemeleri denetleyen taraftan öteye geçmemeli. Tüm maaşlar brüt ödenmeli ve vatandaş vergisini kendisi, özel vergi dairelerinde, sistem gitti diyen ve 5'i bekleyen memura takılmadan yatırmalı. Bence işte o zaman vatandaş vergiyi denetlemek neymiş öğrenir, cebinden çıkan parayı görünce şimdiki gibi itibar diye gezmez ortalıkta. Bu örnekler benim ideallerim. Ancak devlet iyi denetleyemez de o karlar yurt dışına kaçırılır, özel sektör çalışanına hayvan gibi davranır, ülke isteyenin oteli için arazi yakabileceği bir alana dönerse diye bir korku da duymuyor değilim. Demek ki benim ideallerim Türkiye için en doğrusu olmayabilir ve muhtemelen sizinki de değil. Yine de benim belirttiğim kadar katı olmayan ve en azından sağlığı bile özelleştirme arayışına girmeyen, pragmatik bir sosyal liberalizm bu ülkenin ilacı olur diye düşünüyorum. Uzun bir yazı olduğu için özür dilerim. Katılmadığınız noktaları lütfen anlaşılır şekilde ve gerekçelendirerek yazın. Farazi söylemlerden kaçının. Kafanıza takılan açılmasını istediğiniz şeyler varsa belirtin. Görüşürüz.
submitted by bipobat to KGBTR [link] [comments]


2020.05.26 12:17 bayoglurecep Felsefe Nedir? Konu Anlatımı

Felsefe nedir? Felsefe, günümüzde felsefeci ve filozof kavramlarının hala entelektüel kamuoyunda yerli yerine oturtulamadığı görülmektedir. Felsefenin uğraşı alanının ne olduğunu tam olarak netleştirememekten kaynaklanan sıkıntılar, felsefenin gereksizliği söylemlerine, felsefe öğrencilerine şüpheyle yaklaşmaya hatta felsefeye yaşam hakkı tanımamaya değin varabilmektedir.
Bu güçlüğü biraz daha pekiştiren bir başka güçlük, felsefeyle yeni tanışanların bir kısmının felsefeyi tümüyle gizemli hale getirip adeta mutlaklaştıracak şekilde ona abartılı roller yüklemeleri bir diğer kısmının ise felsefeyi boş laf ve boş meşguliyet değersiz hatta tehlikeli bir spekülasyon olarak görmeleridir.
Bu durumda felsefenin ne olduğunu tam anlamıyla fark edebilmenin gerekliliği hissedilmektedir. Ancak ‘felsefe nedir?’ sorusu öyle bir çırpıda herkesi tatmin edecek şekilde yanıtlanabilecek türden bir soru değildir. Bu soru ara sıra yolu felsefeye düşenler şöyle dursun bizzat felsefeye gönül veren filozofları dahi ciddi olarak meşgul etmiş olan bir sorudur. Bu sebeple felsefe, düşünce tarihinde farklı dönem ve kültürlerde farklı bakış açılarına göre farklı farklı anlamlar kazanmıştır.
Örneğin VI. Göç yüzyılında yaşadığı sanılan İbnî Hindi’nin saptadığı bazı felsefe tanımları şunlardır:

Öte yandan İlkçağ Yunan filozofu Sokrates’e göre felsefe, neleri bilmediğini bilmek iken, Platon’a göre felsefe, gerçekliğin hakiki doğasını kavramak, tek tek her şeyin ne için olduğunu bilmek yani amaçların bilgisine sahip olmak anlamına gelir. Buna göre insanın gerçek doğasını kavramak insanın hangi ideale yönelmesi gerektiğini bilmek demektir.
Platon’un öğrencisi Aristoteles ise felsefeyi ilk nedenler ile ilkelerin araştırılması olarak ifade etmiştir. Ortaçağ düşünürü Augustinus’a göre felsefe, Tanrıyı bilmektir, gerçek felsefe ile gerçek din özdeştir. Anselmus’a göre felsefe, inanılanı anlamaya çalışmak iken, Abaelardus’a göre, inanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır.
Yeniçağ felsefesinin kurucusu Descartes’a göre felsefe, bilgelik yolunda yürüme, doğruluk bilgisinin ilk nedenlerine ulaşmak üzere çalışma anlamına gelirken, Hobbes’a göre felsefe, etkileri ya da fenomenleri nedenlerden çıkarıp bilmedir ve nedenleri de gözlenen etkilerden doğru sonuç çıkarmaların yardımıyla öğrenmedir.
Spinoza’ya göre felsefe, genelleştirilmiş bir matematik iken, Berkeley felsefeyi, bilgelik ile doğruluğun aynı anda araştırılması olarak tanımlamıştır. Hegel’e göre felsefe, objelerin düşünce ile görülmesi iken, modern pozitivizmin kurucusu Comte’a göre ise felsefe, bütün bilimleri birleştiren bir bilim, bir bilimler bilimidir.
XX. yüzyıl düşünürlerinden Jaspers’e göre felsefe, yolda olmak iken, Marcel’e göre, felsefi anlamda düşünmek adeta dolambaçlı bir patikada yürümek gibidir.
Yukarıda küçük bir grubunu gördüğümüz felsefeye dair tanım denemelerinde bir görüş birliği bulunmasa da felsefede cevaplardan çok soruların önemli olduğu, felsefenin soru dinamizmine bağlı kalınarak inşa edilen bir yapısının bulunduğu ve hangi soruların felsefe sorusu ve problemi olarak ele alınacağı konusunda genel olarak bir görüş birliği söz konusudur. İnsan, soru sorabilen biricik varlıktır. O, bilinçli bir varlık olarak düşünebilmekte, soru sorabilmekte, problem görebilmekte ve bu suretle yaptığı değerlendirmeler doğrultusunda kendi anlam ve değerini fark edebilmektedir.
İnsan, bilinçli bir varlık olma hususiyeti ile dünya içindeki herhangi bir şey olmaktan kurtulmaktadır. Daha açık bir ifadeyle insan, bilinçli ve özgür bir varlık olarak bir durum içerisinde (toplumsal ve kültürel koşullar içinde) yer alıyor olsa da, o durumdan ve koşullardan kendisini soyutlayabilmekte, bu koşullar karşısında olumlu ya da olumsuz tavır alabilmekte, evreni, evren içerisinde kendi yerini ve değerini kavrayabilme çabası içerisinde bulunmaktadır. Sorgulama ve bu doğrultuda ‘anlama’ ve ‘anlamlandırma’ çabası felsefi faaliyetin temelinde yer almaktadır. Felsefeyi felsefe yapan şey, sorular sorabilme ve problem görebilmedir. Yoksa insan için önemli olan yalnızca felsefe okumaları yapmak ve felsefeyi bilmek değil, felsefe yapmak, felsefi davranabilmek veya felsefi bir tutum takınabilmektir.
İşte bu sebeple XVIII. yüzyıl Alman filozofu Kant, felsefenin değil, felsefe yapmanın öğrenileceğini belirterek, felsefenin hayata geçirilen bir yaşam etkinliği olduğuna dikkat çekmektedir. ‘Felsefi bilgi’ adı verilen bilgi türü ulaştığı muhtevalı bir pozitif bilgiden çok kendini var kılmak adına ortaya koyduğu ‘tavır’ ile anlaşılmak durumundadır. Felsefeci ve filozof kavramları da şüphesiz felsefi bilgilerle donanmış ve böyle bir bilgiyi yansıtan bir tavrı kazanmış kişiler için kullanılmaktadır.
Felsefi bilgiye ve felsefi tavır almaya imkân veren şey, onları belli bir kültür çevresi içerisinde yalnızca muhtevaca belirlemekle kalmayıp sürekli bir dinamizm içinde tutan bir zeminin yani felsefe ortamının olmasıdır. Zira felsefi tavır, felsefenin nasıl inşa edildiği ile ilgili olup, kendine özgü bir dinamizmi de gündeme getirmektedir. Felsefi diyalog ya da tartışma ancak bir kültür çevresinde dinamizme imkân veren böyle bir kültürel zemin varsa gerçekleşebilmektedir. Buna göre felsefede doktrinler demek olan ve zamanla hayatiyetlerini kaybederek birer kapalı statik düşünce sistemi haline gelen cevaplardan çok bu cevapların ortaya çıkmasına imkân veren soruların önemli olduğu görülür. Bu sebeple kendisinde mutlaka bir ilerleme aranması gerekmeyen felsefi birikim bize felsefe tarihi içinde varolmaya devam eden soru dinamizmini yakalatma durumundadır .
Böylece felsefe alanında bir kez ortaya konulduğu vakit tüm zamanlar için geçerli olabilecek bir bilgi hamaliyesinden çok uğraşılan konunun her seferinde daha belirginleştirilmesine imkân tanıyan yaratıcı ve eleştirel (kritik) bir zihin aktivitesinin kişiye kazandırılması amaçlanır. Öte yandan felsefeyi kendi tarihi akışı içerisinde ve çoğu zaman farklı sistemlerin karşılıklı etkileşimleri çerçevesinde ele alma zarureti hissedilir.
Zira felsefi sorular, problematikler, felsefe tarihi adı verilen bir süreklilikte yer alırlar ki onu okumak, onların her seferinde biraz daha açıklığa kavuşarak yeni gelişmeler kazandığını gördüğümüz bir süreci fark edebilmek anlamına gelir. O halde sorular ve soruların bağlı bulunduğu problematikler süregelen bir temayı ve bir tartışma geleneğini zorunlu kılar. Bir tür gelenek demek olan bu dinamik süreklilik bulunmuyorsa felsefenin felsefece kavranmış olması mümkün görünmez. Felsefe bu noktada bir felsefe geleneği işidir. Böyle bir gelenek herhangi bir kültür çerçevesinde oluşturulmamış ise, orada felsefe adına durgunluk ve kargaşa vardır.
Felsefe bir soru dinamizmi doğrultusunda inşa edildiğine göre, ‘bir felsefe sorusunun tipik özelliği nedir?’ sualiyle karşı karşıya kalırız. İnsan yaşamının büyük bir kısmı ‘günlük’ adı verilen bir takım yapıp etmelerle ilgilidir. Yaşamak isteyen doğal olarak ‘eylemek’, eylemde bulunmak durumundadır. Günlük yaşayışımızdaki soruların çoğu eylemlerimizle ilgili olup, pratik alana yönelmiştir. ‘Eylem’ ve ‘soru’ ilişkisine bakıldığında bazen sorunun eylemi başlattığı bazen eylemin soruyu gerektirdiği görülür. Oysaki felsefe sorularının hemen hemen hepsi pratikteki yönelimlerimizin ötesinde yer alan sorulardır.
Hiçbir felsefe sorusu günlük yapıp etmelerin kaçınılmaz bir sonucu değildir. Başka bir deyişle bir felsefe sorusunun doğuşu itibarıyla eylemlerden bağımsız olduğu, hatta günlük eylemler ile bu eylemleri güden soruların akışına aykırı olduğu söylenebilir. Felsefe sorularının sorulduğu yerde günlük eylemlerin pek çoğu büsbütün durur. Salt yaşamanın dayandığı eylemler bir yana, artık eylemde bulunmaya vakit kalmaz .
Felsefe soruları günlük sorulardan yalnızca kökleri itibarıyla ayrılmakla kalmaz. Ayrıca felsefe sorularını cevaplandırma tabanı da-bu soruların kuruluşu gereği-çoğu kez günlük ihtiyaçlarla ilgili soruların, çoğu kez, giderildiği yerde değildir. Zira hiçbir felsefe sorusunun cevabı eylemde ya da yaptırmada bulunmaz. Bir felsefe sorusunda açığa vurulan gereksinmeyi eylemlerle giderebilmek mümkün değildir. Örneğin ‘sokak kapısı açık mı kapalı mı?’ biçimindeki bir günlük soruya yanıt vermek için sözü edilen sokak kapısına gitmek gerekirken ‘bilinç nedir?’ sorusuna yanıt vermek için bir şey yapmak, yaptırmak gereksizdir. Yapılması gereken yapıp etmelerin ötesinde ‘düşünmek’, ‘konuşmak’ ya da ‘yazmaktır.’ Felsefe sorusunun cevabı eylemlerden değil, düşünceden ve dilden geçmektedir .
Diğer taraftan felsefede bilimlerde olduğu gibi herkes tarafından kabul edilen cevaplar ya da sonuçlar da söz konusu değildir. Aynı konuda aynı başlangıç noktasından hareket etmiş ve aynı verileri kullanarak işe başlamış olsalar da kişisel bakış açılarının farklı olmasından dolayı hiçbir filozof bir başkası ile tıpatıp birbirinin aynı düşünceyi ortaya koyamaz. Her filozof, felsefe tarihi sürecini kendi bakış açısıyla değerlendirip eleştirisini yapmak, kendi fikri bütünlüğünü, kendi sistemini oluşturmak durumundadır.
Günlük yaşantımızla ilgili kaygılarla ya da somut bir ürün ortaya koyma amacına dayanan problemlerle ilgili olmayan felsefe soruları dile gelişleri itibarıyla da adeta tek biçimli bir yapıya bürünmüşlerdir. Örneğin Varlık nedir? Madde nedir? Bilinç nedir? Ruh nedir? gibi örneklerde görüleceği üzere felsefe soruları ‘nedir?’ tarzındaki sorulardır. Bu sorularda ‘nedir?’in yöneldiği ‘kavramın ne-olduğu’ sorgulanmakta ve anlaşılmaya çalışılmaktadır. Şüphesiz ‘kaç çeşit bilgi edinme yolu vardır?’ örneğinde de görüleceği üzere nedir biçiminde ifade edilmeyen felsefe sorularıyla da zaman zaman karşılaşılmaktadır ancak bu sorular da aslında ‘nedir?’li soruların kaynağından türetilmişlerdir. Dolayısıyla yukarıdaki ‘kaç çeşit bilgi edinme yolu vardır?’sorusu kolaylıkla ‘bilgi nedir?’ sorusuna geri götürülebilmektedir.
Böylece düşünme etkinliğimiz içerisinde kullandığımız ve ‘kavramların ne-olduğunu’ yani anlamlarını yakalamaya çalışan felsefe sorularındaki nedir? “dışa ilişkin bir ek değil, felsefe sorusunu vareden temeldir.” Ayrıca felsefe sorularındaki bir diğer önemli husus, ‘nedir’li soru ile şaşma (hayret) arasındaki ilişkidir. Felsefe sorusunu oluşturan şey, şaşmaya bağlı bir soru sorma ve araştırma etkinliğidir. Fransız filozofu Marcel, kişiyi felsefi soru sormaya iten temel tecrübenin “şaşkınlık….ya da....şaşkınlık ile hayranlık” arasındaki bir tecrübe olduğunu ifade etmiştir. Felsefedeki ‘nedir?’ sorusu sorgulanan şeyin ‘anlamı nedir?’ sorusundan ayrılamaz. Örneğin ‘bilinç nedir?’ sorusunu soran kişi, bilinç ifadesi karşısında kendisini şaşmadan alıkoyamamış ve bilincin ne anlama geldiğini sorgulamaya girişmiştir.
Dolayısıyla Aristoteles’in de dile getirmiş olduğu gibi felsefeyi felsefe yapan öz, uyumlu evren önünde saygılı şaşkınlıktan doğan gündelik çıkarlar dışında, eleştirici düşünceyle araştırmak, soru sormak, irdelemek, anlamaya çalışmak, sorun görmek, ortaya koymak, çözmeye çalışmak ya da çözüm denemelerinde bulunmaya çalışmaktır.
Felsefi düşünce eleştirel tavra dayalı bir düşüncedir. Sorgulanmamış kabul ya da varsayımları eleştiri süzgecinden geçirerek belirginleştirmeye çalışmak felsefenin görevidir. Eleştiri ise, bilincin, ‘konusu’ ile ‘kendisi’ arasına bir mesafe koyarak konusuna karşıdan bakması ve bu doğrultuda değerlendirme yapmasıdır. Dolayısıyla felsefi düşünce kendisine veri olarak aldığı her tür malzemeyi aklın eleştiri süzgecinden geçirir. Akla dayanan bir soruşturma ve araştırmanın bir sonucu olması bakımından felsefede konu ve kavramların değerlendirmelerinde çelişkili hükümlere, kendi aralarında tutarsız görüşlere yer verilmez. Bu sebeple felsefi düşünce, kendisine sunulan ile yetinmeyerek merak, şüphe, şaşma (hayret) itici güçleriyle hareket ederek, varlık, bilgi ve değerler alanını birlikli bir biçimde kavramaya çalışan bir zihnin ürünüdür. Varlığı bir yönüyle ya da belli açılardan ele alan bilimlerden farklı olarak felsefe varlığın bütününe yönelir. Varlık, bilgi ve değerler hakkında birlikli ve bütünlüklü bilgi elde etme amacını güder.
Bu sebeple felsefe alanında sorgulanan tüm konulardan sonra insana dönerek tüm diğer alanların insan açısından değerinin belirlenmesi gerekmektedir. İnsan bilimlerinin değerlendirmelerinden farklı olarak felsefede insan, kişiliği, evrendeki yeri ve anlamı açısından değerlendirilmesi gereken bir varlıktır. Yani felsefede insan, bilimlere özgü yöntemle objektifleştirilerek ele alınan bir insan olmayıp, değer olma özelliğini kendi içinde taşıyan ve içsel bir biçimde kavranması gereken bir öznedir. Dolayısıyla felsefi bir soru etrafında şekillenen ve varlık kavramı etrafında merkezileşen felsefi bilgi sistematik yönelimli ve bütünlüklü bir bilgi olarak anlaşılmak durumundadır.
Bu durum felsefenin çözümleyici (analitik) ve kurucu (sentetik) bir işlevinin olmasıyla ilintilidir. Zira filozof kendisinin de içinde yer aldığı ve bir parçasını teşkil ettiği dünyayı kavrayabilmek için kendisine sunulan her türlü bilgi, deney, algı, sezgi, sonuçlarından oluşan düşünceyi analiz edip, açıklığa kavuşturur. Ancak bununla yetinmeyerek parçalarına ayrılmış dünyayı analize paralel olan bir diğer düşünme edimiyle üzerinde düşünülmüş, çözümlenmiş, aydınlatılmış malzemeden hareketle yeniden inşa ederek, insana yönelerek birlik ve bütünlüğüne kavuşturur. Buna felsefenin sentetik veya sistemleştirici işlevi adı verilir.
Felsefe, refleksif bir düşünce etkinliğidir. Daha açık bir ifadeyle felsefi düşünce sahip olduğu bilgileri sorgulayan zihnin bir çeşit kendi üzerine dönme hareketidir. Örneğin bir felsefeci doğrudan doğruya doğa, toplum, tarih üzerine eleştirel bir bakış açısıyla yönelebileceği gibi çeşitli bilim dalların tarafından sağlanan malzemeler üzerine de düşünebilir. Sözü edilen bu ikinci özelliği felsefenin refleksif bir düşünce yani bilginin bilgisi olduğu anlamına gelir.
Düşünen ve sorgulayan insan bir kültürel ortam içerisinde yer aldığı için doğal olarak felsefe de bir kültür ortamıyla ilgilidir. Felsefe, hem bu kültürel ortamın bilinci olması itibarıyla hem de bütünün bir parçası olması sebebiyle kültürel ortamla ilgilidir. Bu sebeple felsefenin içinde yer aldığı kültürle organik bir bütünlüğü söz konusudur. Ancak felsefe ile milli kültür arasındaki bu bağ felsefenin evrensellik olayına engel değildir.
Tüm felsefi temellendirmeler, ferdi ve relatif bir yaklaşımla hareket ediyor olsalar da amaçları itibarıyla genele yönelmek durumundadırlar. Yani ele aldığı konu itibarıyla yönelimi açısından felsefe evrenseldir. Örneğin tartışılan varlık bir yönüyle değil bütünüyle varlık iken değerlendirilmesi arzu edilen insan fikri özü ve bütünlüğü içerisinde düşünülen insandır. Söz konusu olan insanın yaşantısı şu ya da bu insanın yaşantısı değil genel olarak insanın yaşantısıdır. Temellendirilmek istenen değerler ise tüm insanların her zaman her yerde yöneldikleri varsayılan değerlerdir. O halde felsefede özgün ve yaratıcı olabilmenin yolu “….konu sınırlandırması yapmaksızın evrensel olanı biz olarak kavratmak; kültürün oluşturduğu şahsiyet bütünlüğü çerçevesinde kendi evrenselimizi ortaya koymaktır. Burada kaynak milli, kavrayış evrensel..” olmak durumundadır.
Kaynak: https://www.kafkas.edu.tdosyalasobedergi/file/003/03%20(14).pdf.pdf)
submitted by bayoglurecep to u/bayoglurecep [link] [comments]


2020.05.24 01:24 SBDDSB Tarihte bu gün ne oldu?

 Bugün Olan Olaylar ( 24 Mayıs )Tarih
Bilgi
24/05/1543Modern astronominin kurucusu ve güneş sistemini keşfeden Polonyalı astronom Nicolaus Copernicus.24/05/1844Amerikalı mucit Samuel F.B. Morse ABD senatosu üylerinin da hazır bulunduğu bir deneyle ABD Kongre binasından Baltimore'da bir tren istasyonuna kendi icadı olan Morse alfabesiyle ilk mesajı gönderdi.24/05/1856Civalı termometrenin mucidi Alman fiizikçi Gabriel Fahtenheit.24/05/1940Yaşam , ölüm ve yaşamın anlamı gibi evrensel konularda verdiği ürünlerle tanınan Rus şair Joseph Brodsky.24/05/1941ABD'li protest şarkıcı ve besteci Bob Dylan (Robert Allen Zimmerman)24/05/1943Polonya'daki Auschwitz toplama kampında "Ölüm Meleği" adıyla anılan doktor Josef Mengele göreve başladı. Mengele tutuklular üzerinde yaptığı korkunç deneylerle biliniyordu.24/05/1957Tarihçi, biyograf ve araştırmacı yazar İbnülemin Mahmut Kemal İnal.24/05/1959Amerikanın Soğuk Savaş politikasının mimarlarından eski Dışişleri Bakanı John Foster Dulles.24/05/1961İmralı adasındaki 2 bin mahkumun barındığı cezaevinde çıkan isyan bastırıldı.24/05/1964Peru'da bir futbol maçında kargaşa çıktı: 135 kişi öldü.24/05/1968Fransa Cumhurbaşkanı General de Gaulle referandum çağrısında bulundu. Süre giden ayaklanmalarda bir gecede 795 kişi tutuklandı ve 456 kişi yaralandı. Borsa kundaklandı. Lyon'da bir polis komiseri öldürüldü. Cumhuriyeti koruma komiteleri kurulmaya başladı.24/05/1971Türkiye İşçi Partisi, Sıkıyönetim Kanunu'nun iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu.24/05/1974Caz efsanesi Duke Ellington.24/05/1979Yüzde 85 yerli malzemeyle üretilen ilk yerli uçak "Mavi Uçuş" yaptığı deneme uçuşunu başarıyla tamamladı.24/05/1981Türk Hava Yolları'nın "Haliç" uçağı 4 kişi tarafından Bulgaristan'a kaçırıldı. Uçağı kaçıranlar 112 yolcudan kadın ve çocukları serbest bıraktı. Bir gün sonra uçağı kaçıranlar yolcular ve Bulgar yetkililer tarafından etkisiz hale getirildi, rehineler kurtarıldı.24/05/1995Daha önce yayımlanarak hüküm giymiş yazılardan oluşan "Düşünceye Özgürlük" kitabını yayımcı olarak imzalayarak kendini ihbar eden 1080 kişiden 99'u hakkında dava açıldı
submitted by SBDDSB to Takvim [link] [comments]


2020.05.19 16:17 karanotlar Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi – Steve J. Shone – 5

Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi – Steve J. Shone – 5
https://preview.redd.it/bm75qeah7qz41.jpg?width=960&format=pjpg&auto=webp&s=277d3037ba76ea64269d6bdf050a0e62b9f5209b
“Anarşizmin fikir olarak liberalizmle ortak noktaları vardır. Tüm toplumsal problemlerde bireyin refahı ve mutluluğu fikri ortaktır.”
Herşeye rağmen Ogden v. Saunders’de Marshall tarafından açıklanan toplumsal sözleşme teorisi kesinlikle Locke’un değil Hobbes’un bakış açısıdır. Hobbes bir kere sözleşme yasallaştıktan sonra bireylerin hiç de neyin doğru ve neyin yanlış ya da neyin haklı ve neyin haksız olduğunu yargılayamayacağına inanır. Dahası Hobbes’a göre egemenlik ilelebettir. Ve Spooner’a göre problem sahip olduğunuz bir iktidardır ve Saunders’da Marshall’ın yaptığı biçimde anayasal güvenceleri ortadan kaldırarak onun Leviathan gibi davranmamasını engelleyemezsiniz – ki bu Hobbes’un dikkate aldığı bir düşüncedir ve Locke’un Aslanlar ve Sansarlara dair yaptığı nüktenin nedenidir fakat Hobbes bununla layıkıyla ilgilenmekten başarısız olmuştur. İroni şu gerçekte yatmakta: Spooner toplum sözleşmesini eleştirirken Locke’un ürettiği iddiaları ve Hobbes’un tasarladıklarını kullanmaktadır. Spooner, bir toplum sözleşmesinin iktidara dayanmasına karşı olmasına rağmen , Locke’un iddialarının bir kısmını kabul eder. Bu iddiada denir ki eğer iktidar rıza ile yönetmiyor ise insanların onu değiştirmek için uğraşmaları meşrudur. Spooner, Marshall’ın Saunders’ında karakterize ettiği gibi federal iktidarı karakterize etmekte doğruyu yapıyor ise ABD iktidarı hiç de rızaya dayalı bir iktidar değildir. Aslen o bundan daha ileriye gider ve hiçbir iktidarın, ‘doğal olarak imkansız’ olduğundan dolayı, asla rızaya dayalı olamayacağını iddia eder (1886, 104). Açıkçası bu anarşist bir duruştur. Anarşizm ve klasik liberalizm politik yükümlülüklerin olasılıklarına dair benzer bir şüphecilikle başlamış olduklarından dolayı/için, liberaller modern iktidarları rıza vasıtasıyla meşru bulma eğilimindedirler. Halbuki anarşistler ikna olmamış olarak kalmışlardır. Reichert, Amerikan anarşizminin tarihinde buna işaret eder:
Eğer devletin, ki iktidar demektir, kendi rasyonel yargısına göre davranan bir bireyin herhangi bir kararını veto ya da iptal etmek için nihai gücü var ise Liberal bireysel haklar ve gücün aslında devredilemez olmadığı fakat kesinlikle en yüksek egemen güç tarafından sınırlandırılacak bir konu olduğunu itiraf etmekte zorlanır… liberalizmden farklı olarak anarşizm kamu düzeni ve güç talebi için bireysel özgürlük ilkesine kendisini adaması temelinde eleştirilemez (Reichert 1976, 3-4).
Benzer şekilde anarşist Rudolf Rocker iki ideolojiyi aşağıdaki biçimde karşılaştırır:
ABD Anayasası’nın bir sözleşme olma iddiası yoktur. Eğer o bir sözleşme olsaydı, sadece yazıldığında yaşayanları bağlardı.
Anarşizmin fikir olarak liberalizmle ortak noktaları vardır. Tüm toplumsal problemlerde bireyin refahı ve mutluluğu fikri ortaktır. Ve Liberal düşüncenin en büyük temsilcileri ile ortak olan bir diğer konu da iktidarın işlevlerini en aza indirerek sınırlandırma fikridir. Destekçileri bu düşünceyi nihai mantıklı sonuçlarına kadar takip etmektedir ve toplum yaşamından politik iktidarın her bir kurumunu yok etmek arzusundadırlar. Jefferson, Liberalizmin temel kavramını kelimelerle şöyle süsler: ‘En iyi yönetim en az yönetendir’ şeklindeyken Anarşistler Thoreau’nun deyişiyle şöyle der: ‘En iyi yönetim hiç yönetmeyendir.’ (Rocker 1989, 23)[i]
Rıza gösterme ABD Anayasası’nda nasıl gösterilmektedir? No Treason, No. II’da (İhanet Yok, II’de) Spooner eleştiride farklı bir yol açar. ‘Biz, İnsanlar’ deyişine referansla başlar. Belge rızanın gerekliliğini ya da başka bir şeyi işaret etmektedir. Spooner, Anayasa’nın bir başına bir otoritesinin olmadığını söyler. Üstelik böyle bir anlaşmanın gerçekten onu onaylayanlar arasında olması hariç anlamı yoktur. Bundan dolayı Spooner sorar: Anayasayı kim onayladı? Kesinlikle kadınlar, çocuklar, siyahlar değil. Ve pek çok eyaletin seçim için mülkiyet nitelikleri olduğundan dolayı beyazların büyük çoğunluğuna seçime katılması için fırsat bile verilmemiştir. Sonuç olarak bu süreçte yer alan az miktarda Amerikalılardan anlamlı miktarı bunu yapmayı reddettiler (Spooner 1867b, 3-4). Anayasa’nın açılış salvo’suna rağmen, insanlar hayatlarını ve faaliyetlerini etkileyecek olan bu belgeyi çoğunlukla okumamış, anlamamışlar ve anlamıyorlardı. Zaten bugün yaşayan hiç kimse onu imzalamadı (Spooner 1882, 9). Bununla birlikte Amerikan insanlarının onu okumuş oldukları ve onu anladıkları ‘varsayılır’. George Washington ve diğer kurucuların kastettiklerini bildikleri ve uzmanların bile ona dair aynı fikirde olamadığı anayasa hukukunun bilgisine sahip oldukları ‘varsayılır’. (Spooner 1860, 225-26; Spooner 1870, 22; Spooner 1886, 9).
ABD Anayasası’nın basitliği ve kısalığı sıklıkla onun güçlü olması olarak görülür fakat böyle bir nitelik belgenin farklı şekillerde yorumlanmasına neden olur.
ABD Anayasası’nın bir sözleşme olma iddiası yoktur. Eğer o bir sözleşme olsaydı, sadece yazıldığında yaşayanları bağlardı. Halbuki aslında o zaman yaşayan insanlar şimdi rahmetli olmuşlardır. Bundan dolayı Anayasa da ölüdür. Ona tahsis edilmiş zaman bitmiştir (Spooner 1870, 3).
Anayasa ne içindir? O olsa olsa doksan yıldan fazla bir zaman önce düzenlenmiş bir yazıdır. Zamanında az sayıda insan tarafından kabul edilmiş; genel olarak elinde epeyce mülkün belgesinin ellerinde olduğu az miktarda beyaz yetişkindir bunlar… muhtemelen iki yüz binden fazla değildirler ya da tüm nüfusun yirmide biri diyelim. Bu insanlar öleli uzun zaman oldu (Spooner 1882, 8).
ABD Anayasası’nın basitliği ve kısalığı sıklıkla onun güçlü olması olarak görülür fakat böyle bir nitelik belgenin farklı şekillerde yorumlanmasına neden olur. Spooner bu avantajı tersine çevirir. Anayasa’da yazılanların anlamına dair anlaşmazlığa götürdüğünden dolayı Anayasa’nın bu esnekliğini bir dezavantaj haline getirir. Birçok şey Anayasa’nın otoritesinin belirlenmesine dayanır. Spooner iddia etmeye devam ederek Anayasa’nın asla bir sözleşme olmadığı ve olmayacağı durumda da ABD’nin liderlerinin de meşru olmayacağını söyler (Spooner 1870, 26).
ABD Anayasası’nın yapıldığı zamanlarda yaşayan insanlar sorusunun bir tarafa bırakılması onaylanmışken, Spooner varolmayan kişiler sorununa döner. Belge sonraki Amerikalı kuşakları çok az bağlamaktadır. Spooner, Kuruculara dikkat çeker: ‘Onların doğal bir güçleri ya da çocuklarına bunu mecbur kılma hakkı yoktu (Spooner 1870, 3). Başlangıcı ‘gelecek nesillerimiz’den bahsetse de Kurucuların Anayasa’nın dikte ettirdikleriyle yaşamak için nesillerini zorlama eğilimi yoktur. Anayasa’nın benimsenmesine kişisel olarak dahil olan insanlar sadece etkin ve belki de diğerlerini de bağlayan Anayasa’ca idare edilmeyi kabul etmek için bir zaman dilimini tesbit etmekte başarısız oldu (Spooner 1867b, 4-5) aynı zamanda Anayasa ‘fakir, zayıf ve cahil’ olanları esir ederken küçük, zengin elitlere hakimiyet de verdi (Spooner 1882, 9).
Spooner’a göre burada sınırlandırdığı felsefi anarşizm kelimenin gerçek anlamıyla ‘ihanet değildir’. Benedict Arnold gibi birileri haklı olarak bir hain olarak görülür. Arnold kendisinin ABD’nin dostu olduğunu iddia etse de olmadığını iddia eder Spooner. Gene de Kurucu Babalar ihanet edenler olarak tanımlanamaz. Onlar Krala onun otoritesini reddettiklerini söylediler. Benzer şekilde Güney ayrılacağını bildirmişti; güneyliler ihanet edenler değil düşmandılar. Ve eğer insanlar iktidara bağlı olduklarını inkar ederlerse bu onların hain oldukları anlamına da gelmez (Spooner 1867b, 8).
Toplumsal sözleşme doğrudan olmayan demokrasilerin her biçiminde başarısızdır. Çünkü Kongre kendi araçlarıyla yasa yaptığında onlar birleştirici bir tanımla doğal adaleti çiğneyerek idare edenlerdir.
1790 tarihli federal yasa belirlemekteydi ki ‘ABD’ye bağlılıkla borcu olan’ insanlar kendi ülkelerine karşı ihanet teşebbüsünde bulunurlarsa bu ihanetlerine ceza idamdır. Spooner bunu sorgular. Çünkü yasa bu bağlılığın nasıl oluştuğunu söylememektedir (Spooner 1867b, 10-11). Bunun ABD topraklarında meydana gelmiş olması kesinlikle tesadüf olabilir mi? Anayasa bütünüyle en yaygın rıza üstüne oturmuş olma görünümündeyse de insanların kendileri bizzat bu sözleşmeyi imzalamadan vatana bağlılıkla sorumlu tutulamazlar. İlginçtir ki yabancılar bu çeşit bir sözleşme yaparak vatandaş olmaktalar. Bundan dolayı İktidarın sadakat anlayışı ABD Anayasası altında yerlilerin kötü durumunu yabancı bir ülkede doğmuş olan vatandaşlardan daha kötü yapıyor (Shively 1971b, 4; Spooner 1867b, 11).
Anayasayı hiç kimse imzalamadığı için belgenin otoritesi de imzalanmış olmasına dayanmaz. Bir sözleşme olarak göründüğünden dolayı Anayasa’nın nüshalarının imzacılara verilmiş olması zorunludur fakat bu yapılmamıştır. Ayrıca, önemli sözleşmeler noterde onaylatılmalı ya da başka şekilde tarafsız taraflarca garanti verilmelidir. Anayasa’nın bir şekilde imzalan(ma)mış olduğunu kimse görmemiştir. Bundan dolayı Anayasa hiç kimseyi bağlamaz (Spooner 1870, 18-19, 22; Spooner 1882, 8).
Millet nedir, ‘Birleşik Devletler’ nedir, diye sorar Spooner? Şüphesiz bu adlandırmanın ifade ettiği hiçbir şey yoktur. Yasal bir varoluşa sahip olan insanlar kendilerinin üye ya da temsilci olduklarını gösteren kağıtlar üretebilirler fakat nerede ülkelerin üyelik kartları? Birleşik Devletler’in birleşme nişanı nedir (Spooner 1870, 40-41)? Yanıtta bir kişiyi bir ülkenin mensubu olarak tanıttığından dolayı bu maksadı pasaportun yerine getirdiği iddia edilebilir. Spooner’a göre bu da olmaz. Onun işret ettiği nokta tekrar bir meşruiyettir. O ulusun sahte bir kurum olduğuna inanır. Belli bir bölgede birlikte yaşayan insanlar arasında asla bir sözleşme olmadığını ve yetki almış bir monark, elçi ya da farklı bir grup olarak onları temsil eden başka liderler ve ülke gibi bir şeyin olmadığını söyler. Başka diğer iktidar örgütlenmeler gibi uluslar da meşruiyetten yoksundur. Bunlar isimler ve mitlerdir fakat asla yönetim şekilleri değildir (42).
Spooner iktidarlara aynı zamanda tarihsel bir perspektiften hücum eder. ABD, İngiltere, İrlanda ve Fransa’da yönetici sınıflar iktidarlarını toprağa gayrımeşru el koymaya borçludurlar (Shively 1971c, 4). Özellikle İrlanda halkının yanında yer alıp Anglo-Saksonları tüm insanlığın düşmanı olarak niteler. Britanya İmparatorluğu’na karşı olarak onları ‘zorbaların ve hırsızların konfederasyonu’ olarak düşünür. Avrupalı toprak sahiplerinin topraklarının gerçek sahipleri olmadığı iddiasındadır. Ataları mülklerini gerçek sahiplerinden zorla ele geçirmişlerdir. Arazi hırsızlığının uzun zaman önce olmasından dolayı onların suçu mazur gösterilemez (Spooner 1880, 4, 6, 8). Sonuç olarak, sömürgecilerin el koydukları şeyler için mağdurlara tazminat verilmesini önermektedir:
Bu komplocular bir iktidar olarak baskılar, çalar, köleleştirir – İngiltere, İrlanda ve adına ‘Britanya İmparatorluğu’ denen imparatorluk bir baştan öbür başa her yerde – baskı, yağma ve boyun eğdirmeyle ayrım gözetmeksizin herkese savaş açar. Toprakları orijinal bir şekilde gaspetme yoluyla olduğu kadar onların ellerinden bir şekilde zarar gören herkes sorumluluk üstlenmek zorunda bırakılmıştır. İskan zamanı geldiğinde onlara yapılan haksızlıklardan dolayı kefaretin ödenmesine hak kazanacak olanların sayısı iki yüz elli milyonu bulacaktır (Spooner 1880, 7).
Toplumsal sözleşme doğrudan olmayan demokrasilerin her biçiminde başarısızdır. Çünkü Kongre kendi araçlarıyla yasa yaptığında onlar birleştirici bir tanımla doğal adaleti çiğneyerek idare edenlerdir. Spooner, Kongre üyeleri neden ‘keyfi hakimiyet hakkına’ sahip olmalarını ister? diye sorar (Spooner 1882, 3) Böyle bir güç asla ihale edilmez. İnsanlar kendi ‘doğal özgürlük haklarını’ geçerli bir mazeretle asla bırakamayacakları ya da kendi egemenliklerini başkalarına devretmeyecekleri (Spooner 1886, 11) için bu imkanı Kongre’ye vermek – gönüllü dahi olsa – ABD vatandaşlarını köleye çevirir, der (Spooner 1882, 4).
STEVE J. SHONE, Department of Political Science University of Northern Iowa
Çev: Alişan Şahin

Not: Bu seri makalenin bütünü Anarchist Studies’in 15 Vol. 2 sayısında yayınlanmıştır.
[i] Bu deneme Eltzbacher 1958’de biraz farklı bir başlık olan ‘Anarchism and Anarcho-Syndicalism’ adı altında ek olarak yayınlanmıştır.
https://itaatsiz.org/2020/05/03/lysander-spoonerin-toplumsal-sozlesme-elestirisi-steve-j-shone-5/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.13 14:04 bipobat Doların rezerv para olması ve Türk parası kullanıp uçma muhabbeti

Dün beklediğimden fazla olumlu dönüş aldım ve bu konulara ilginin oluşu beni sevindirdi. Konu içerisinde yer alan ve sonraya bıraktığım veya yorumlarda sorulan birkaç konuyu zaman zaman, sıra sıra ve arayı fazla açmadan, basit şekilde açıklamaya çalışacağım. Bazı şeyleri kafada oturtmak gerektiği için Türkiye ekonomisinin geleceğe yönelik adımlarından ilerleyen günlerde, konular özümsendikten sonra bahsetmek daha sağlıklı olacak gibi. O yüzden bugün yine temel bir konuyu, doların neden bu kadar önemli olduğunu, TL'nin neden doların yerini alamayacağını tarihten birkaç notla aktarmaya çalışacağım. Burada anlatılanları herhangi bir tarafa övgü ya da yergi olarak değil, tarihin gerçekleri olarak görmekte fayda var. Buradan sonraki 3 paragraf biraz tarih dersi gibi. Önemsemiyorsanız ekonomiyi ilgilendiren asıl kısma geçebilirsiniz, buradan sonraki 4. paragrafın başına yazdım.
Öncelikle doların ve TL'nin şu anki yerlerini nasıl aldıklarını anlamak için coğrafi keşiflere kadar gitmek gerekiyor. Ayrıntılı tarih bilgisi vermemek için yüzyıllara göre genelleyeceğim ve 19. yüzyıla hızlıca geçeceğim, ilgi duyanlar araştırabilir. Avrupa 15, 16, 17 ve 18. yüzyıllarda savaşlara rağmen sömürge faaliyetlerini verimli şekilde gerçekleştirdi. Başta İspanya ve Portekiz, ardından Britanya ve Fransa yayılmacı sömürge imparatorlukları haline geldi. Zaten emperyalizm dediğimiz olgu da Avrupa'nın bu yayılmacılığı ile aynı anlamda kullanılıyor. Kapitalizm ile ilişkili olsa da eş anlamlı değiller, gerekirse sonra buna da değiniriz. Bu süreçte Avrupa yayılıyor, Osmanlı'nın tekelinde olan ticaret yollarına alternatifler buluyor ve ikamesiz ticari ürünler ve ham maddeler keşfediyor. Osmanlı, zaten yeterince büyük olan sınırları ile yetinirken Avrupa ile ticari anlaşmalarını koparmamak için geniş kapsamlı kapitülasyonlar yani ekonomik tavizler veriyor, sırası ile duraklama ve gerileme dönemlerine giriyor. ABD ise 15. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Avrupalı devletlerce anca kolonileştirilirken, 18. yüzyılda Amerikan Devrimi ile bağımsızlığını kazanıyor ve devlet halini alıyor. Hızlandırılmış tur bitti.
  1. yüzyılda Sanayi Devrimi olurken, Avrupa'da başta Birleşik Krallık olmak üzere emperyal devletler ham maddeye ve teknolojiye hakim konumdaydı ve dünyanın finans merkezi İngiltere'ydi. Bu ülkeler sömürgelerden ve yağmalardan elde ettiklerini üretimde çok akıllıca kullanarak inanılmaz bir üretim fazlası elde ettiler. Üretim fazlası, toplumun kendine yeten üründen çok daha fazlasını elde ederek bunu ticarette kar sağlamak adına kullanması anlamına geliyor. Avrupa sonrası ABD ve Japonya gibi ülkeler de endüstriyelleşmeden payını alırken Osmanlı ise halen görece geniş olan topraklarını elde tutmak için sanayileşmeye yönelik adımlarını kar sağlayacak unsurlardan çok askeri alana attı.
  2. yüzyıl sonlarında gelişen Avrupa ve Asya kıtaları üzerindeki gerginlik, 20. yüzyılda savaş olarak patlak verince ABD bekle-izle-dahil ol politikası izledi. Hatta ABD dahil olana kadar bu savaşı Dünya Savaşı olarak değil Avrupa Savaşı olarak andı. Önce bekledi, kazanacağını ön gördüğü tarafı tespit etti ve ardından bir bahane ile dahil olarak süreci hızlandırdı. 1. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı yıkılırken, Avrupa ekonomik olarak bir gerileme kaydetti, ABD ise izole olmasının avantajlarından yararlandı. Üzerine bir de 2. Dünya Savaşı gelince Avrupa iyice zarar gördü. ABD yine 1. Dünya Savaşı'na benzer bir politika izledi. Avrupa zaten kaybetmekte olduğu kolonilerine birer birer veda ederken, ABD hem bulunduğu kıtada hem de Pasifik'te adım adım yayıldı. 2. Dünya Savaşı'ndan karlı çıkan iki devlet vardı; ABD ve Sovyetler. Fakat Sovyetler'in sosyalist yönetim mantığı Avrupa açısından kabul görecek türden değildi. Sovyetleri tehdit olarak gören Avrupa, durmadan yardımlar ile kendisine destek çıkan ABD dominantlığındaki NATO'ya katıldı. Türkiye ise coğrafi konumunun ve toyluğunun azizliği nedeniyle devamlı diken üstünde, iki tarafa da ne uzak ne de yakın olabilen bir politika izlemek zorunda kaldı.
Şimdi ekonomiyi ilgilendiren asıl kısım geliyor. Normalde banknot sistemine geçişin temelinde devletlerin merkez bankası kasalarındaki altın külçe miktarına göre para basma hakları olması yatıyor. O zamana kadar tek metal ve çift metal diye, altın ve gümüşün kullanımına dayalı sistemler var ancak verimli olmadığından terk ediliyor. Daha sonra paranın altına çevrilebilme yeteneğini temel alan bir sistem olsa da (Goldsmith dönemi) altının fiziki talebi durumunda yaşanan sıkıntılar nedeniyle altın külçe karşılığı para basma yaygınlaşıyor ve altının fiziki talebinin önüne geçilmeye çalışılıyor. İkinci dünya savaşı ile birlikte Sovyetlerden çekinen ve ekonomik olarak varlıklarını savaşa yatıran Avrupa, ABD'nin desteklerini kabul ediyor. Fakat ABD'nin kafasında uluslararası ticareti kolaylaştırmak ve sermaye havuzu oluşturmak adına kullanılabilecek bir ortak para sistemi var. Çünkü satın alan bir taraf olmazsa ortada ne ticaret olur ne de kar. Bu sisteme göre her ülkenin parasını dolara endekslemesi, doların sabit döviz kuru yani karşılık para görevini üstlenmesi söz konusu. Doların değeri ise altın üzerinden hesaplanıyor. Biz buna Bretton-Woods sistemi diyoruz. 1944 yılında Doğu Bloğu hariç 44 ülke bu sisteme -seve seve- imza atıyor. Bu anlaşma aynı zamanda Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (WBG) kurumlarının temelini atıyor.
Fakat 1971 yılında Vietnam Savaşı ile ekonomik sıkıntılar yaşayan ABD para basmak istiyor. Ama para basmak için kendi anlaşmasına göre altın karşılığına ihtiyacı var. ABD'de bu durumda anlaşmayı ben yaratmadım mı arkadaş, kaldırıyorum altın karşılığı zorunluluğunu diyor. Ve tarihte ilk kez karşılıksız para basma eylemini gerçekleştiriyor. E ne güzel hadi karşılıksız para basalım, çok paramız olsun diye düşünebilsek de o işler öyle yürümüyor. ABD'nin oturttuğu sistem o yıla kadar öyle bir yer ediyor ki, herkes dolar karşılığında borç alıyor, borç veriyor ve ticaret yapıyor. 50-100 yıllık anlaşmalar dolar üzerine çoktan yapılıyor, hibeler çoktan veriliyor, rezervler oluşturuluyor. Birinci dünya ülkeleri, karşılıksız para basma sonucunda piyasada para fazlalığı olmasın diye birbirlerinin merkez bankası altın ve dolar rezervlerini takip edip ona göre birbirlerinin "itibarını" belirliyor. Kağıt üstünde kalksa da ülkelerin dolara bağımlılığı itibara dayalı olarak oluşturulan SDR'ler ile bir nevi garanti altına alınıyor. SDR aslında bir çeşit rezerv kontrol sistemi gibi, IMF ülkelerin dolar rezerv miktarına ve itibarlarına göre belirlenen SDR'leri uluslararası para birimi olarak görüyor. O nedenle günümüzdeki para sistemine itibari para sistemi adı veriliyor ve dolar ve SDR'ler bu itibarı belirleyen önemli değerler olarak görülüyor.
Şimdi elimizde kendini itibar göstergesi olarak tutunduran dolar ve bırakın itibar sahibi olmayı tüm bunların yaşandığı süreçte darbeler ve ekonomik krizlerle boğuşan bir Türkiye var. Türkiye maalesef Kore'ye asker göndermesi ve Kıbrıs Harekatı dışında uluslararası saygınlık edinemiyor. Çökmüş Osmanlı'dan sonra büyük borçlar ve ekonomik sıkıntılarla kurulan genç cumhuriyet, köklü yeri olan ABD ve planlı şekilde yeniden yapılanan Avrupa karşısında çok da varlık gösteremiyor. Doğal olarak TL de yaygın ve yüksek itibarlı bir para birimi haline gelemiyor. Türk parası kullanırsak dünya lideri oluruz hipotezi ilk olarak burada patlıyor. Söz gelimi Türkiye ben artık TL ile işlem yapacağım diyebilir. Demek bedava ama kimle yapacaksın? Kim kasasında senden mal alacak kadar TL tutuyor ya da senin TL ile ödeme yapmanı kim kabul edecek? Azerbaycan dahi kasasında o hacimde bir TL tutmuyor, hatta Türkiye ile dolar bazında anlaşma yapıyor. Çünkü ülkeler uluslararası para ticaretlerini dolara endekslemiş durumdalar, senden TL alırsa akışı sağlamak için bir de swap bulmak zorunda kalacak. Bu nedenle bu dünya lideri olma muhabbeti çöküyor.
Ama diyelim ki Türkiye inat etti, hayır ben ülkelerle, en azından benimle karşılıklı alışverişlerinde kullanabilmeleri için TL ile anlaşma yapacağım dedi. Bu da Türkiye'nin yakın dönem kötü yönetimi nedeniyle mümkün görünmüyor. Türkiye'nin böyle bir adım atması için önce kasasında kendi dış borcunu karşılayacak dolar rezervi olması gerekiyor, rezerv ve borç sorunlarına dün değinmiştim. Yoksa ticari vade ile borç vadesini birbirine denk getiremez. Yani borçların ödenme zamanı geldiğinde ticaretten elde etmesi gereken dolar hacmini sağlayamaz. O nedenle TL'nin doların yerini alması çok da olası görünmüyor. Hatta bu konuda inat etmek ülke ekonomisinin aşırı içe kapanmasına, ticari anlaşmaların bozulmasına ve hatta notalara neden olabilir.
Her ne kadar son dönemde Çin ve kripto paralar yükselen değerler olsa da şu an için geçerli para dolar. Kripto para birimleri henüz kendilerine yasal bir düzlem bulamadılar, çünkü ülkelerin itibari para sistemini çökertme ihtimalleri var. Belki önümüzdeki dönemde Yuan yeni bir ticaret birimi olabilir ancak Çin'in de aşması gereken baskıcı yönetim, gelir dengesizliği ve insan hakları gibi ön yargılar var. Tabii buna oturmuş düzenden vazgeçmenin maliyetini de eklediğimizde en azından önümüzdeki 25 yılda tam anlamı ile doları yerinden etmek olası görülmüyor. Ama ekonomide değişim her zaman aranan bir durum. Yani dolar şu an zorunlu olsa da kutsal ve ebedi olması mümkün değil. Atlandığını düşündüğünüz ya da daha da açmak istediğiniz noktaları, yine herkesin anlayabileceği şekilde yazmaya özen gösterin lütfen. Birçok ayrıntıyı atlayıp olabildiğince kısa tutmaya çalışsam da yine de biraz uzun oldu ama okuduğunuza değdiğini umuyorum.
submitted by bipobat to KGBTR [link] [comments]


2020.04.07 22:03 karanotlar Türkiye Sol Hareketinin Soykırımlara Bakışı

Soykırım ya da jenosit kavramı 1944’te Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen “génos” ile Fransızcaya Latince “katletmek” anlamına gelen "cidium" kökünden geçmiş "cide" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz?” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti” diye cevap verir. 1944’te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Lemkin’in en önemli çalışması olan, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri’nin Yönetimi” adlı eserinde 2. Paylaşım Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu.
Lemkin’in “uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım” fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
“Genel anlamda konuşursak, soykırımı, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”
Soykırım tanımının 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıktığını ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlarca kabul gördüğünü, çeşitli sözleşmeler ve mahkemeler, mekanizmalar oluşturulduğunu görüyoruz. Bu konuda öyle ya da böyle bir hukuk oluştuğu da anlaşılıyor. Ancak tüm bu sözleşmelerde sık sık geçen uluslar arası toplumun ya da devletlerin çıkarları vurgusundaki toplum ve devlet işin püf noktasını oluşturuyor. Toplum ya da uluslararası toplum sözcükleri ilk bakışta geniş kitleleri ifade ediyor gibi gözükmesine rağmen -ki bu dahi muğlâk bir ifadedir- anlamı hiç de böyle değildir. “Uluslararası toplum”, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Herbert Butterfield, Martin Wight ve Hedley Bull’un kurucuları olarak kabul edildiği, ‘İngiliz Okulu’nun ortaya attığı bir kavramdır. Özetle uluslararası toplum, ortak kültür, çıkarlar, normlar, kurumlar ve hukuk vasıtasıyla devletlerarası işbirliğini ifade eder. Dolayısıyla bu kavramda geçen toplumun içinde emekçi kitleler, ezilen uluslar, kadınlar yoktur. Uluslararası toplum tam tersine bu kesimleri sömüren, baskı altına alan, yok sayan ulusal ve uluslararası tekelleri ifade eder.
Dünyadaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin bize gösterdiği şudur ki, uluslararası tekellerin çıkarları dünya hukukun temelidir. Ve bu temel aynı zamanda Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün de kuruluş gerekçesidir. Uluslararası tekellerin çıkarını zedeleyebilecek bir yargılama olamayacak ise bütün bu yazılan çizilen şaşalı, akademik, hukuki sözler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik tüm bu tanımlar, sözleşmeler, mahkemeler geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Bizim konumuz ise geçmişle; yüzyıl öncesi ile ilgilidir.
Resmi tarih
Peki, yüz yıl önce yaşanmış olayların, katliamların, soykırımların tartışılması bugün bize ne kazandıracaktır?
Geçmişte yaşanmış haksızlıklar ve adaletsizlikler eğer ortadan kaldırılmamış, cezalandırılmamış ise bugün yaşanan haksızlık ve adaletsizliklerin de sebebidir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış katliamların, soykırımların tartışılması önemlidir.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyada pek eşi benzeri olmayan bir kuruluş sürecine ve sonrasında yeniden yazılmış bir resmi tarihe sahiptir. Resmi tarih anlatımı yalanlar üzerine kurgulanmış bir tarih anlatımıdır. 1928 yılında alfabenin değiştirilmesi ile birlikte ileriki yıllarda eski belgelerin okunabilmesi doğal olarak sadece uzmanlığı olan kişilerle sınırlıdır. Böylelikle yalanların deşifre edilebilmesi de zorlaşmıştır.
  1. yüzyılın başında, ezilen ulusların kanlarını döküp, canlarını ve mallarını alarak kurulan, sınırları da kendisi de meşru olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun tüm kesimlerine on yıllardır anlattığı resmî tarih baştan aşağıya yalandır.
Resmi tarihin yalanlarıyla adeta yok sayılan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve onlara yönelik soykırım büyük bir ‘ustalıkla’ yüzyıl boyunca gizlenmiştir. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir. On yıl öncesine kadar Kürtlerin varlığını inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ve ödedikleri bedeller sayesinde bu topraklarda yaşadıklarını, kimliklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu durumun tek sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihi değildir.
Hıristiyan uluslara yönelik soykırım
Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun resmi ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan inancından uluslara yönelik (Ermeni-Süryani-Rum) soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.
  1. yüzyılın başında yeryüzünün en büyük cinayetlerine tanık olduk. Aslında 1894’te Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayan süreç, 1915’te kısa bir süre içinde tehcirler ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamları sonucu 1,5 milyon Ermeni’nin ölümüyle sonuçlandı. Ancak katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Asurî-Süryani 250 binin üzerinde insan da canını kaybetmiş, Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştı. Yunan ordusunun geriletildiği süreçte ise 800 bin Küçük Asyalı Rum kaybolmuştu.
1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti. Mağdurlar cephesinden baktığımızda bu süreçler birbirinden ayrı olarak ele alınır. Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Küçük Asya Rum Soykırımı gibi. Bu anlaşılır bir durumdur; herkes yaşadığı zulmü, haksızlığı dile getirmekte, adalet aramaktadır.
Oysa bu değişik uluslara yönelik 1894’te başlayıp 1923 yılında sonuçlanacak olan yok etme girişimi bir merkezi politikanın sonucudur. Üstelik Hıristiyan inancından ulusları hedefleyen bu yok etme, cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk olmayan diğer Müslüman inancından ulusları, diğer mezhepleri de kapsayarak günümüze kadar devam edecektir.
İnkâr
Türkiye Cumhuriyeti devleti yüzyıldır soykırımı inkâr ediyor. Ancak inkâr, sadece "Soykırım olmamıştır" diye direkt ret etmek değildir. Kimi zaman "Düşmanla işbirliği içindeydiler, dış güçlerin maşasıydılar" denilerek işlenen cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılmış kimi zaman da "bir grup eşkıyanın" işledikleri suçlardan dolayı cezalandırıldığı savunularak soykırım inkâr edilmiştir.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?
Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece Türkiye Cumhuriyeti devletini ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı “Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.
1915 Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “Bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Zaten Kemalistler, 1930’lu yıllardan sonra yazmaya başladıkları yeni resmi tarihlerinde İTC ile ilgileri olmadığını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.
1908-1918 arasındaki İTC iktidarı sürecinde yaşananlar ile 1918 sonrasındaki Kemalist iktidar sürecinde yaşananlar birbirinden ayrı ele alınmaktadır, ki bu yaklaşım resmi tarihçilerce soykırımı bizzat Mustafa Kemal’in ağzından “…eski Jön Türk Partisi artıkları, kitleler halinde, evlerinden/yurtlarından acımasızca sürülen ve katledilen milyonlarca Hıristiyan tebaamızın hayatlarından sorumludurlar…” sözleriyle benimsenmiş; olan biten Osmanlı’nın (İTC’nin) suçu olarak değerlendirilmiş, cumhuriyetin kurucularının bu soykırımdan sorumlu olmadığı vurgulanmıştır.
Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra
Rumlara yönelik Pontos’ta ve Küçük Asya’da daha organize bir soykırım planını hayata geçirmişlerdir.
Yani Müslüman inancından olmayan ulusların imhasının ardından Kızılbaş Alevilere ve Kürtlere yönelerek, Kürdistan’ı kana bulamışlardır.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin bu iki dönemi birbirinden ayıran hatalı bakış açılarına rağmen genel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti resmi tarihçileri ve resmi ideolojisi her iki dönemde yaşanmış bu soykırımı inkâr etmeye devam ediyorlar.
1919 yılından sonraki sürecin, iki cepheyle sınırlı Türk-Yunan savaşının bir "bağımsızlık/ulusal kurtuluş" mücadelesi olarak değerlendirilmesi de ikinci önemli hatadır, ki bu değerlendirme 1918’den sonraki Mustafa Kemal’in öncülüğündeki dönemde devam eden soykırıma; o dönem yaşanan sürgün ve katliamlara meşruiyet sağlamaktadır. Bir yandan "emperyalizme karşı bağımsızlık" iddiasıyla mücadele yürütülürken "isyancılar" Kemalistlerce "vatan haini" ilan edilmiş ve katledilmeleri haklı gösterilmeye çalışılmıştır.
Bu ikinci değerlendirme, İTC’nin devamı olan Kemalistleri, onlardan ayırmaya ve "ülkeleri işgal altından olan" Kemalistleri haklı gösterme çabasından başka bir şey değildir. Böylece Pontos’ta 353 bin Rum’un katledilmesi ve kalanların da Türkleştirilip Müslümanlaştırılması ile sonuçlanan soykırım görmezden gelinmiştir.
Sol Hareketin Sınırları
Genel olarak yaşanan coğrafyayı Türkiye ya da ‘Anadolu’ diye tarif eden Türkiye sol hareketi sınıfsız ve sınırsız bir dünya için mücadele ettiğini propaganda eder. Ama birçok sol, sosyalist örgüt kendisini Türk, Türkiye sözcükleriyle başlayan isimlerle anarken mücadele alanı ise sınırsız değil, sınırlıdır. O sınır 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son toplantısını yapan Meclisi-Mebusan’ın o gün kabul edip, 17 Şubat 1920’de duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer bir deyimle burjuvazinin belirlediği sınırlardır. Ancak cumhuriyetin kuruluşu öncesinde bu sınırların dışında yer alan bir çok bölgede bugünkü sınırlar içerisinde yaşayan çeşitli uluslarla ortak geçmişe, aynı etnik kimliğe ve inanca sahip olanlar genel olarak Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünün mücadele alanı dışındadır. Kürdistan, Lazistan, Ermenistan gibi parçalı ülkelerin sadece Misak- Milli sınırları içinde yer alan insanları için mücadele yürütülürken bu ulusal kimliklerin ayrı örgütlenmelerine de sıcak bakılmaz. Yürütülecek mücadele burjuvazinin belirlediği Misak-i Milli sınırları içinde ulusal kimlikten "bağımsız" ele alınmalıdır; bu da diğer ulusal kimlikleri ret etmek ve ulusal kimliğin toptan Türk olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Mustafa Suphi ile başlayan sosyalizm tarihi
Son yıllara kadar Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu sosyalizmin tarihini TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ile başlatıyordu. Oysa 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyalist Hınçak Partisi üyeleri, yalnız kendi halklarının hakları için değil, tüm insanlığın kurtuluşu için savaşan Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşı bu toprakların Ermeni sosyalistleridir.
Beyazıt’ta darağacına ilk çıkartılan Paramaz’ın idam sehpasındaki sözleri, “Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız fikirleri asla. Yaşasın sosyalizm” mesajı, sonradan darağaçlarına çıkartılan "Türkiyeli" devrimcilerin de sözü olur ama adları anılmaz. Yıllarca Ermeni Soykırımı’nı dile getirip mücadele eden Ermeni diasporası sosyalist oldukları için Paramazları yok sayarken, Türkiye sol hareketi de Ermeni oldukları için onları görmezden gelir. 20. yüzyılın başında Selanik’teki birçok işçi grevini örgütleyen sendika liderleri Rum, Bulgar, Sırp, Yahudi oldukları için yine Türkiye sol hareketinin tarihinde yer almaz.
İrvem Keskinoğlu'nun Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde verdiği bilgiye göre, 1910 yılında 1 Mayıs, Selanik ile birkaç Rumeli kentinde daha kutlanır. 1911'de ise Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapılır. Selanik'te 14'ten fazla sendikaya bağlı Yahudi, Bulgar, Rum/Helen ve Müslüman işçilerden oluşan 2 bin kişinin katıldığı mitingde 4 ayrı dilden konuşmalar yapılır. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakırlar. Sosyalizmin tarihi Mustafa Suphi ile başlatıldığı için 1921 yılından öncesi bu tarihte yer almaz.
Sol hareketin Osmanlı tarihine bakışı
Türkiye sol hareketinin Osmanlı tarihine, bu tarihteki isyanlara ve devrimci liderlere bakışı da sorunludur. Bu tarihteki isyanlar arasında Ermeni ve Rumların adı geçmez. Resmi tarihçilerin bile artık inkâr edemediği nüfus olarak Müslümanlardan çok daha fazla olan Hıristiyan halklar bu coğrafyada Osmanlı tarihinde sanki hiç yaşamamıştır. Bu yüzden de bu tarihten çıkarılan devrimci kişiler ya Müslüman ya da Alevi inancındandır.
Rus klasikleri, Latin Amerikalı direnişçiler ve sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin tarihindeki birçok detay bilinirken bu toprakların tarihi ne yazık ki bilinmez.
Bilinmeyen Rigas Anayasası
18.yüzyılın sonları Osmanlısının bir aydın ve düşünürü olan Rigas (Velesitinli Rigas ya da Ferreos Rigas) Helen ve Türk tarihçiler tarafından Helen devriminin öncüsü olarak tanımlanır. Hatta 1821 Helen devriminin ilham kaynağı olarak da adlandırılır çeşitli çevrelerce.
Onu ünlü yapan ise 1797 yılında hazırladığı devrimci anayasadır. İki bölümden oluşan bu anayasanın 35 maddelik ‘İnsan Hakları’ bölümünde
"Yasalar tüm yurttaşların katılımıyla yapılmalıdır Memurluk ancak yeteneğe göre verilmelidir; soylu oldukları için değil. Kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz. İbadet ve inançlar her din için eşit şekilde özgür olmalıdır. Kölelik yasaktır. Tüm yurttaşlar kanun yapma, seçme seçilme hakkına sahiptir. Yönetim, halkın şikâyetlerini dinlemediği ve sorunu halletmediği durumda yurttaşların ayaklanması en kutsal haktır’’gibi maddelerin yanı sıra 124 maddeden oluşan ‘Anayasanın İlkeleri’ adlı ikinci bölümde şu maddeler yer alır:
“Egemen halk, din ve dil gözetmeden, Rum/Helen, Bulgar, Arnavut, Ulah, Ermeni, Türk ve başka etnik kimlikler dâhil Osmanlı’nın bütün sakinleridir.
Bir tek ferdin ezildiği yerde toplumun bütünü ezilmektedir.
Toplum mutsuz yurttaşlarına geçim araçları sağlar.
Meclis toplantıları halka açıktır." gibi ilkeler içerir.
Rigas bu anayasanın Bosna’dan Arabistan’a kadar Osmanlı topraklarında bir devrim yapılarak uygulanması için mücadele eder. 1797’de anayasa çoğaltılarak tüm Osmanlı illerinde dağıtılır.
1757 yılında Osmanlı’nın (bugün Yunanistan sınırları içinde) Teselya, Velestin köyünde dünyaya gelen ve Osmanlı vatandaşı olan Rigas bugün de, Helenler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlarca kendilerinden görülüp sahiplenilir. Özgür düşünceyi, monarşilere karşı cumhuriyet fikrini savunan Rigas ayrıca Avrupa karanlığına son veren Rönesans’ın öncüleri gibi özellikle eski Helen eserlerini yeniden okuyup diğer dillerdeki birçok düşünürün kitabının çevirilerini yapar. Devrimci şiirler ve marşlar yazar. Haziran 1798’de Avusturya polisi tarafından tutuklanarak yedi arkadaşı ile birlikte Osmanlı’ya teslim edilen Rigas, boğularak öldürülür ve Tuna nehrine atılır. Rigas da Rum/Helen olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihinde ya da tarihteki devrimci kişiler içinde yer almaz.
Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen Nikos Kapetanidis de Pontoslu Rum olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihi içinde yer almayanlardan biridir. 1921 yılında Amasya Meydanı’nda idam edilen Nikos Kapetanidis Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımlar. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini (Hıristiyan) otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıkar. Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımlar; katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatır yazılarında. Ve ne acıdır ki Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip onu tehdit eden Pontos Rum Soykırımı'nın eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol, sosyalist çevrelerce "kurtuluş savaşı kahramanı" olarak anılır.
Sol Hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve Mustafa Kemal’e bakışı
Sosyalizmin tarihinin Mustafa Suphilerle başlatılmasının arkasında Osmanlı’nın aydın, devrimci hareketleri olarak görülen Jön Türkler vardır. Sol hareketin büyük çoğunluğu Fransız devriminden etkilendiklerini sık sık belirttiği Osmanlı asker ve bürokratlarından oluşan Jön Türkleri ilerici olarak değerlendirir. Bu yanıyla da Birinci ve İkinci Meşrutiyet'e 1923’te ilan edilen cumhuriyete devrimci ilerici misyonlar yüklenmesine sebep olmuştur. Ve yer yer bu geleneğin devamcısı olunduğu dile de getirilmiştir. Oysa bu tarih baştan aşağıya darbeler tarihidir.
1876: I. Meşrutiyet ve Abdülhamit’in İstibdat (Baskı) Dönemi
Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı (V. Murat’ın tahttan indirildiği) 1876 yılında ilk Anayasa hazırlanıp, parlamento açılır. Ancak tüm yetkiler padişaha bağlı olduğu için daha ikinci oturumun ardından meclisi tatil eden Abdülhamit, 30 yıl sürecek bir mutlakiyet dönemini başlatır.
‘93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından, Sırbistan, Karadağ, Romanya gibi eyaletlerin tam bağımsızlıklarını ilan etmesi Osmanlı’nın sonunun geldiği korkusuyla iktidarı giderek sertleştirmiştir. Artık tek korku, değişik ulus ve dinlerden tebaanın peşi sıra bağımsızlık peşinde olacağıdır. Ve tabi tüm bunların arkasında "dış düşmanların" olduğu propaganda edilir. Abdülhamit, muhbir ağı, hafiye takibi, zorunlu tayin ve sürgünler, sansür, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle tüm muhalifleri sindirir.
“Güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan devleti, mali açıdan bir disipline kavuşturmak için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur. Bu kurum uzun süredir biriken dış borçların ödenmesini kurala bağlamak üzere Avrupalı devletlerin idaresi altında teşkilatlanır ve belli devlet gelirleri borçları karşılamak üzere baştan bu idareye tahsis edilir.”
Bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz verilir. Bu sözlerin tutulmaması Ermenilerin iktidara karşı tavırlarını sertleştirmelerine sebep olur. Bunun sonucu olarak 1887’de Cenevre’de Devrimci Hınçak Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) kurulur. Onu 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci
Federasyonu) izler. (Ancak ilk Ermeni Partisi Armenakan Van’da 1885’te kurulmuştur) Ermeniler örgütlü oldukları her yerde seslerini yükseltmeye başlarlar.
Ermeni Soykırımı'nın habercisi ilk katliamlar yine bu dönem hayata geçirilir. 1894’te Sason’da, 1895’te Trabzon’dan başlayarak tüm doğu vilayetlerine, Halep ve Kilikya’ya yayılan, 1896’da ise Van, Eğin ve İstanbul’daki katliamlar, Trabzon ve İstanbul dışında Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilecekti. 1894-1895 arasındaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 300 bin, Avrupalı konsolosluklara göre 100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu.
1908: 2. Meşrutiyet
Abdülhamit’in padişahlığı ile 32 yıl süren baskı (İstibdat) döneminin ardından 23 Temmuz 1908 tarihinde ikinci kez Meşrutiyet ilan edilir. Birincisinde batılı devletlere verilen reform sözlerini geçiştirmeyi hedeflemekten başka bir içeriği olmayan Anayasa'nın ilanı ve parlamentonun açılması nasıl bir reform ve ilericilik özelliği taşımıyorsa, ikincisinin de aynı niyeti taşıdığı kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Kimi çevrelerce bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirilecek 2. Meşrutiyet aslında çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devletinin devamını sağlamak için, Osmanlı despotizminden kurtulmak isteyen uluslara karşı bir "karşı devrim" niteliğindeydi.
“Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” kavramlarıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan inancından ulusların temsilcileri parlamentoda yer alacak ve böylelikle bir umut ortamı yaratılacaktı ama 1909 yılında Adana’da 30 bin Ermeni’nin hayatına mal olacak katliam ile aslında değişen bir şeyin olmadığı anlaşılacaktı.
Meşrutiyet’in ilanını sağlayan güçler Jön Türkler olarak anılacaktı. Özellikle batıda eğitim görmüş Osmanlı asker bürokratlarından oluşan bu kesimlerin amacı toprak ve güç kaybı yaşayan Osmanlı’yı ayakta tutmaktı. Bunun nasıl olacağı konusunda çeşitli düşünceler olmasına rağmen belirgin düşünce Sünni Müslüman inancın ve Türk milliyetçiliğinin öncülüğünde bir siyasi önderlikle burjuva sınıflar oluşturmak ve özellikle sermayenin Müslümanlaştırılması ile bir ulus devlet olmaktı. Bu siyasi önderliği de Jön Türk hareketi içindeki bürokrat ve askerlerin kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yürütecekti.
1914 Birinci Paylaşım Savaşı
Birinci Paylaşım Savaşı 1914 yılında İtilaf Devletleri olarak adlandırılacak Fransa, Britanya İmparatorluğu, Rusya (1914-1917), İtalya (1915-1918), ABD (1917-1918), Romanya (1916-1918), Japonya, Sırbistan, Belçika, Yunanistan (1917-1918), Portekiz (1916-1918), Karadağ (1914-1916) ile İttifak Devletleri olarak adlandırılacak Alman İmparatorluğu, Avusturya Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan (1915-1918) arasındaki iki taraftan oluşan savaştır. 1914 ile 1918 yılları arasında süren bu savaşta 70 milyon asker yer alır ve 9 milyon askerin yanı sıra 8 milyona yakın sivil de hayatını kaybeder, haritalar ve sınırlar savaşın galiplerince yeniden belirlenir.
Osmanlı ordusu bu savaşta Kafkasya, Çanakkale, Sina-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak, İran, Galiçya ve Makedonya’da savaşır ve 325 bin askerini kaybeder. Ama istatistiklere yansıyan asıl önemli sayı ise Osmanlı’nın bu savaş sonrası kaybettiği sivil sayısıdır. Osmanlı İmparatorluğu kayıplar listesinin sivillerle ilgili başlığında 2.150.000 sivil kaybı ile ilk sırada yer alır.
Osmanlı devletinin bu savaşa dahil olmasının sebebi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Almanların savaşı kazanacağını düşünerek son dönemde kaybedilen toprakları geri alma hayalidir. Aynı zamanda savaş sermayenin Müslümanlaştırılması projesi olan soykırım için de iyi bir zemin olacak, Ermeni ve Süryanilerin hemen hemen tamamen Rumların da kısmen imhası ile birinci etap tamamlanacaktı. (İkinci etaba 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde Pontoslu Rumların ve Küçük Asya Rumlarının yok edilmesi ile devam edilecekti.)
İstatistiklere Osmanlı’nın “kaybı” olarak yansıyan 2.150.000 sayının içinde 1,5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani, 150 bin Rum’un katledilmesi de dâhildir. Yani bu kayıpların 2 milyona yakını Osmanlı’nın savaştığı herhangi bir ülkenin ordusu tarafından değil, bizzat
Osmanlı’nın kendi güçleri tarafından katledilen insanlardı.
1915 Ermeni Soykırımı
14 Temmuz 1914’te Marksist Ermeni Partisi Hınçak’ın 20 yönetici kadrosu, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’yı öldürmeyi planladıkları gerekçesiyle tutuklanıp ihanetle yargılanır. 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda, Harbiye Nazırlığı önünde asılarak idam edilirler. Hınçak Partisi, İttihat ve Terakkiciler ile ortak çalışmayı reddeden tek Ermeni partisidir. 1908 sonrası silahlı mücadeleyi terk etmiş olsalar da İttihatçıların kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi yapılanmadır.
Bir diğer Ermeni örgütlenmesi olan Taşnak ise özellikle Abdülhamit’e muhalefet sürecinde Jön Türklerle ortak hareket etmiş olsa da 12 Nisan 1915 tarihinde önderlerinin büyük bir bölümü tutuklanarak hapse atılır.
24 Nisan 1915 yılında ise İstanbul’da aralarında tanınmış şairler; Daniel Varujan, Siamanto ve Rupen Sevak’ın da bulunduğu yüzlerce Ermeni aydını tutuklanır. 1915 Şubat’ında 15-55 yaş aralığında olan Ermeniler yük taşıma ve yol yapım işlerinin yapıldığı Amele Taburlarına alındılar. Bunlar aslında erkek Hıristiyanlardan oluşan zorunlu çalışma taburlarıydı. Amele Taburları’ndaki savunmasız Ermeniler, angarya iş sona erdikten sonra öldürüldüler.
Ve geriye kalan Ermeni nüfusun tehciri başladı. Tehcirler ilk önce Kilikya-Ermeni yerleşimleri Zeytun ve Dörtyol, daha sonra ise Erzurum, Trabzon, Sivas, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’te gerçekleşti. (1915 Mart -1915 Haziran) Bağdat’taki Ermeniler Musul’a sürüldü.
Asur /Nasturi/ Keldani (Doğu Süryanileri) Soykırımı
Aynı tarihlerde gerçekleştirilen Süryani Soykırımı, Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalır, araştırmacıların, tarihçilerin uzun süre ilgisini de çekmez. Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların güvenliğini sağlamak amacıyla bir Asur devleti talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Sevr Anlaşması’na gelecekte “Asur-Keldanilerin güvenliği için” tam garanti sunması gereken bir otonom Kürdistan kurulmasını içeren 62. madde eklenir. Asur sorununa ilişkin Milletler Cemiyeti gölgesinde yürütülen 1925 yılında Kanada’ya göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme çabaları da başka katliamlara yol açar. Kurbanların sayısına ilişkin birbiriyle çelişik rakamlar olmasına karşın, Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin sayısı, kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel gerçekler resmi tarihte ya yok sayılır ya yalanlarla çarpıtılır ya da tüm bu soykırım süreci gerekçelendirilerek meşrulaştırılır. Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu da bu süreci resmi tarihten bağımsız değerlendirememiş ya da değerlendirmemiştir. Bu nedenle de bu soykırım sürecine bakışta inkârcı cephede yer almıştır.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihinin kanlı sayfalarına yüzlercesi eklenecek katliamlar zincirinin önemli bir halkasını oluşturan 1918 sonrası, yedi düvele karşı verildiği iddia edilen anti emperyalist “kurtuluş savaşı" masalı ve Mustafa Kemal’e yüklenen devrimci misyon ise Türkiye sol hareketinin en önemli hatalarından birisidir. Elbette bu yazının konusundan bağımsız değildir ancak başka bir yazının konusu olarak ele alınıp yazılacaktır.
http://www.marksistteori1.org/983-tuerkiye-sol-hareketinin-soyk-r-mlara-bak-s.html




submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.22 10:50 emrecann150 Google Sıralama Kriteri Tam 69 Liste

[caption id="attachment_846" align="alignnone" width="275"]📷 Google sıralama kriterleri[/caption]
Size bu SEO kriterlerini sağladım ve tam bir liste hazırladım.
Bu SEO kriterlerinden bazıları test edilmiştir, diğerleri tartışmalı konulardır ve bazıları sözde SEO uzmanları tarafından yapılan spekülasyonlardır.
Bu Google SEO kriterlerini ve tüm sıralama faktörlerini gözden geçireceğim, neyin doğru neyin yanlış olduğunu açıklamaya çalışacağım ve karar vermenize izin vereceğim.
Hangisinin gerçek hangisinin yanlış olduğuna karar verebilmek için SEO performansınızı artırmak için bu listedeki 50 tane faktörün tamamını Google açıklamalarıyla birleştirdik.
Bu liste Google'ın SEO ölçütlerini ve sıralamayı etkileyen faktörleri göstermek için yazılmıştır

Alan adı düzeyinde SEO ölçütleri.

1) Alan adının yaşı
Alanın yaşını SEO ölçütü olarak kullanın, yani sıralama faktörü, ancak bu düşündüğünüz kadar önemli değil.
2) Anahtar kelime alan adındadır: bunun her zaman büyük bir etkisi yoktur. Ancak, alan adındaki bir anahtar kelime, web siteniz ve anahtar kelime arasındaki alaka düzeyini gösterir.
3) Alan adındaki ilk anahtar kelime olarak bir anahtar kelimeye sahip olmak: Reklamı yapılacak anahtar kelimeyle başlayan bir alan adı, alan adında (veya içindeki bir anahtar kelimeye sahip olmayan web sitelerinden daha güçlüdür) alanın ortası veya sonu).
4) Alan yılı süresi
5) Alt alanda anahtar kelime - Moz'un uzman paneli, alt alanda görüntülenen anahtar kelimenin sıralamasını artırabileceğinizi kabul eder.
6) Alan adı geçmişi: Geçici olarak sahip olunan veya birden çok kez kullanılan bir web sitesi Google'a web sitesinin geçmişini sıfırlamasını ve alanla ilgili bağlantıları reddetmesini söyleyebilir. Bazı durumlarda, cezalandırılmış bir alan yeni sahibinin cezasını ödeyebilir.
7) Tam eşleme alanı: tam anahtar kelimeyle eşleşen alan adı size büyük bir avantaj sağlayabilir.
Bununla birlikte, seo.com gibi bir alan adınız varsa ancak doğru SEO bilgileri sağlamazsanız ve istatistikleriniz düşükse, bu sizin için bir dezavantaj olabilir.
8) Genel ve Özel Whois: Özel Whois bilgileri "bir şeyin gizlendiğini" gösterebilir.
9) Whois Sahibi Cezalandırıldı: Google spam gönderenin kimliğini tespit ederse, bu kişinin diğer web siteleri taranır ve bu da olumsuz bir etkisi olabilir. 8. madde bunun için önem kazanmakta ve bu da onun sıralamasını etkilemektedir.
10) Ülke TLD Uzantısı: Bir ülke kodu etki alanı (.tr .cn. Pt. Ca) eklenmişse, bu ülke için site sıralamasını iyileştirebilir. Ancak, bu web sitesi genel sınıflandırmayı kısıtlayabilir.

Sayfadaki SEO ölçütleri

11) Başlık etiketindeki anahtar kelime: Başlık etiketi artık eskisi kadar önemli olmasa da, yine de sayfada önemli bir SEO sinyali.
12) Başlıkları anahtar kelimeyle başlatın: Moz bloğunda yazılanlara bakarsak, kalifiye etmek istediğiniz anahtar kelimeyle başlayan başlıklar, anahtar kelimenin başlığın sonunda olduğu sayfalardan daha iyi çalışır
13) Meta açıklamasındaki anahtar kelime: Google, meta açıklamayı doğrudan SEO ölçütlerinin altına yerleştirmez ve bir sıralama faktörü olarak saymaz.
Bununla birlikte, meta etiketin doğru yazılması ve anahtar kelimeyle birlikte önemli bir sınıflandırma faktörü olan T.O. (Tıklama oranı).
14) H1 etiketindeki anahtar kelime: H1 etiketleri, sayfanın ne hakkında olduğunu belirten ana faktörlerden biridir.
Google, başlık etiketini içeriğinize atar ve hem içeriğin hem de sayfanın ve bazen de tüm web sitesinin konusuna karar verir.
15) TF-IDF: "Bir makalede belirli bir kelime ne sıklıkla görünür?" Bu, uygunluğun iyi bir işaretidir. Anahtar kelime bir web sayfasında ne kadar sık ​​görünürse, sayfanın hedef anahtar kelime olma olasılığı o kadar yüksektir.
Ancak, bu sorun yanlış kullanılmamalıdır. Anahtar kelime yoğunluğu ölçümleriyle doğal sayfaları tercih edin.
Tamamen anahtar kelimelerle dolu bir sayfa, Google'ı sıralamak yerine cezalandırılmanıza neden olabilir.
Google, TF-IDF'nin bir sonraki sürümünü kullanıyor olabilir.
16) İçerik uzunluğu: daha fazla anahtar kelime içeren içerik daha fazla bilgi içerir. Bu, hem Google algoritmanızı hem de sıralamanızı doğrudan etkileyen olumlu bir SEO ölçütüdür.
SEO kriterlerinin yakın tarihli bir çalışması, içeriğin uzunluğunun SERP konumu ile ilişkili olduğunu buldu.
17) İçindekiler: Her bir sayfaya bir içindekiler tablosu bağlıysa, Google sayfanın konusunu daha iyi anlayabilir.
Sitedeki bağlantılar da buna neden olabilir.
İçeriğinizde içindekiler bölümünü kullandığınızdan emin olmalısınız.
18) Anahtar kelime yoğunluğu: Google bunu bir web sitesinin ve sayfanın temasını belirlemek için kullanabilir.
19) Gizli Anahtar Kelimeler (Gizli Semantik Dizinleme) - Gizli semantik dizinleme anahtar kelimeleri, arama motorlarının içerikle alaka ve anlam çıkarmasına yardımcı olur.
20) Başlık ve meta etiketlerdeki LSI anahtar kelimeleri: Sayfa içeriğinde olduğu gibi, sayfa meta açıklamalarındaki gizli anlamsal dizin dizin anahtar kelimeleri Google'ın birden fazla kelimeye sahip kelimeler arasındaki farkı anlamasına yardımcı olabilir anlamına gelir.
Aynı zamanda alaka belirtisi olarak da kullanılabilir.
21) Sayfa Kapsamı ve Konu Derinliği: Konu kapağının derinliği ile Google sıralaması arasında bir ilişki olduğu bilinmektedir.
Bu nedenle, yalnızca bir kelime içeren sayfalar genellikle kısadır.
Ancak, konuyu ayrıntılı olarak kapsayan sayfalar uzatılır ve daha iyi sıralanır.
Ayrıca bu LSI'den daha iyi yararlanmanıza ve daha iyi bir puan almanıza yardımcı olur.
22) Sayfa yükleme hızı: Hem Google hem de Bing, sayfalarının hızını iyi bir SEO ölçütü ve sıralama faktörü olarak kullanır.
Arama motoru robotları, sayfanın HTML kodunu kullanarak web sitesinin hızını tahmin edebilir ve bir sıralama faktörü olarak kullanabilir.
23) Chrome üzerinden sayfa yükleme hızı: Google, sayfa yükleme hızını daha gerçekçi bir şekilde izlemek için Chrome kullanıcı verilerini de kullanır.
Bu şekilde, bir web sitesinin gerçek hayatta kullanıcılara ne kadar hızlı yüklendiğini ve sonuçlara ne kadar hızlı ulaşabileceklerini ölçerler.
24) AMP kullanımı: Doğrudan Google sıralama faktörü olmamasına rağmen, AMP kullanımı Google Haberler Vitrini'nde ve mobil sürümde sıralamanın iyi bir göstergesi olabilir.
25) Varlık eşleşmesi: bir sayfanın içeriği aradığı "varlık" ile eşleşiyor mu?
Bu sayfa daha doğrudan kullanıcı aramasıyla mı ilgili?
Bu durumda, bu sayfa bu anahtar kelimenin sıralamasında bir artış sunabilir.
26) Google Hummingbird: önemli bir algoritma değişikliğidir.
Google'ın anahtar kelimelerin ötesine geçmesine yardımcı olun.
27) İçeriği Kopyala / Çoğalt: Aynı web sitesindeki veya farklı bir web sitesindeki içerik biraz değişmiş olsa bile, bu bir web sitesinin arama motoru sıralamasını etkileyebilir.
Dikkatli olmak faydalıdır. Daha fazla bilgi için buraya tıklayın.
28) Rel = Standart: Doğru kullanıldığında, Standart etiketi kullanmak Google'ın web sitenizi yinelenen içerik nedeniyle cezalandırmasını engelleyebilir.
29) Görüntü optimizasyonu: Resimler, arama motorları, dosya adı, alt metin, başlık, açıklama ve başlık aracılığıyla önemli sıralama sinyalleri gönderir.
Daha fazla bilgi için Google makalesine bakın.
30) İçerik yeniliği: Google kafe güncellemesi, özellikle akış süresi aramaları için yakın zamanda yayınlanan veya güncellenen içeriği vurgular.
Bu kriterin önemini vurgulamak için Google, kullanıcıya belirli sayfaların son güncelleme tarihini gösterir.
31) İçerik güncellemelerinin boyutu: düzenlemeler ve değişiklikler önemlidir ve aynı zamanda inovasyon faktörleri olarak da hareket eder.
Tüm bölümler için yeni yorumlar eklemek veya kaldırmak, bazı kelimelerin sırasını değiştirmek veya bir yazım hatasını düzeltmekten daha önemlidir ve sıralamanız üzerinde olumlu bir etkisi olabilir.
32) Önceki sayfaları güncelleme: Sayfa belirli bir zamanda ne sıklıkta güncellendi?
Günlük, haftalık, aylık veya 5 yılda bir mi? Sık sık sayfa güncellemeleri de her zaman olumlu olmayan sıralamada önemli bir rol oynar.
33) Anahtar kelimenin anlamı: bir anahtar kelimenin bir sayfanın içeriğinin ilk 100 kelimesinde veya en üst% 10'unda görünmesi, Google aramasıyla alakalı bir işaret olarak gösterilebilir.
34) H2, H3 etiketlerindeki anahtar kelimeler: Anahtar kelimenin H2 veya H3 biçiminde bir altyazı olarak görünmesi başka bir korelasyon sinyali olabilir ve içerik sırası üzerinde olumlu bir etkisi olabilir.
35) Çıktı kalitesi: Birçok SEO uzmanı, devlet web sitelerine bağlanmanın Google'a güven sinyalleri göndermeye yardımcı olduğuna inanmaktadır. Bu boş bir argüman değil. Şaşırdın mı
36) Giden kişiler için konu: Hilltop algoritmasına göre Google, sağladığı bağlantı sayfalarının içeriğini ilişki düzeyinde bir sinyal olarak kullanabilir.
37) Dilbilgisi ve Yazım Denetimi - Doğru dilbilgisi ve yazım kalitesi iyi işaretlerdir, ancak Cutts birkaç yıl önce önemli mesajlar olup olmadıkları hakkında karışık mesajlar verdi.
38) İçeriğin özgünlüğü: Sayfanın içeriği orijinal mi?
Dizine alınmış bir sayfadan alıntılanır veya kopyalanırsa, düşük sıralamaya veya hiç dizine eklenmemesine neden olabilir.
39) Mobil uyumlu site güncellemeleri: "Mobilegeddon" adı verilen bu güncelleme ile mobil uyumlu olmayan sitelerden çok daha yüksektir.
Mobile First, çok önemli bir sıralama faktörüdür ve SEO kriterlerinde önemli bir rol oynar.
Günümüzde, mobil cihazlarla uyumlu olmayan ilk sayfa kümesi hayal kırıklığına uğramıştır.
40) Mobil cihazlar için kullanım kolaylığı: Mobil kullanıcıların zorluk çekmediği web siteleri, Google "Önce Mobil" dizininde iyi bir avantaj sağlayabilir.
41) Mobil cihazlarda "Gizli" içerik: Mobil cihazlardaki gizli içerik dizine eklenemez, düşük bir orana sahip olamaz veya tamamen görünür içeriğin altına yerleştirilemez.
Ancak, bir Google çalışanı son araştırmasında gizli içeriğe izin verildiğini söyledi.
42) Yararlı "tamamlayıcı içerik": Google Rater Yönergeleri üzerinde yapılan halka açık bir araştırmaya göre, tamamlayıcı içerik, bir sayfanın kalitesini (ve dolayısıyla Google sıralamasını) iyileştirmek için iyi bir sinyal sağlar.
Buna örnek olarak para birimi dönüştürücüler, kredi faiz dönüştürücüler ve talimatlar için ek içerik verilebilir.
43) Sekmelerin arkasında gizlenen içerik: Kullanıcıların, içeriğinin bir bölümünü görmek için bir sekmeyi tıklayıp tıklamayacakları sorusuna yanıt olarak Google, bu içeriğin "dizine eklenemeyeceğini" belirtti.
Kullanıcı arayüzü bu konuda çok önemli bir yer tutar.
44) Giden bağlantı sayısı: Giden dofollow bağlantılarının sayısı çok yüksekse, ortalama bağlantı çıktısı PageRank'inizi ve bu sayfanın sıralamasını etkileyebilir. Ancak, Facebook ve Google gibi yetkili web siteleri varsa bu web siteleri etkilenmez. Örneğin, bu sayfada 100'den fazla dofollow bağlantısı görüntülenir.
45) Multimedya: görüntüler, videolar ve diğer multimedya elemanları içeriğin kalitesi için bir sinyal görevi görebilir.
46) İç bağlantı sayısı: bir sayfaya yüksek sayıda iç bağlantı, bunun web sitesindeki diğer sayfalardan daha önemli olduğunu ve sıralaması üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabileceğini gösterir (daha fazla iç bağlantı = önemlilik işareti).
47) Bir sayfaya atıfta bulunan dahili bağlantıların kalitesi: alan adındaki yetkili sayfaların dahili bağlantılarının sıralaması olmayan veya düşük sayfalardan daha güçlü bir etkisi vardır.
En üst sırada yer alan sayfanızdaki yeni içeriğe bağlantılar yeni içeriği canlandırabilir.
48) Bozuk bağlantılar: Bir sayfada çok fazla kopuk bağlantı, terk edilmiş veya terk edilmiş bir sitenin işareti olabilir.
Google Rater Yönergeleri Dokümanına göre, bozuk bağlantıların sayısı bir sayfanın kalitesini değerlendirmek için kullanılabilir.
49) Okunabilirlik seviyesi: Hiç kimse Google'ın web sitelerinin okunabilirliğini öngördüğünü bilmiyor ve onlara büyük önem veriyor.
Google size okunabilirlik istatistikleri de sağlar.
Ancak, bu bilgilerle yaptıkları tartışmaya açıktır.
Bazı SEO uzmanları, daha geniş bir kitleye hitap edeceğine inandıkları için temel bir okuma seviyesinin daha iyi puanladığı fikrini savunuyorlar.
Bununla birlikte, diğer bölüm, temel bir okuma seviyesinin makaleyi birçok kişiye getireceğini varsaymaktadır, ancak bu ilgili kişileri yakalamak daha zor olacaktır.
50) Satış Ortağı Bağlantıları: Satış ortağı bağlantılarının sıralamanıza zarar vermesi olası değildir.
Ancak, çok fazla bağlantı varsa, Google algoritması, "basit bir satış ortağı sitesi" olmadığından emin olmak için diğer kalite sinyallerine daha fazla dikkat edebilir.
51) HTML Hataları / W3C Doğrulaması: Çok fazla HTML hatası veya zayıf ve basit kodlama, düşük kaliteli bir web sitesinin işaretidir.
Her ne kadar son derece tartışmalı olsa da, birçok SEO uzmanı iyi Google kodlu bir sayfa için kalite sinyali olarak kullanıldığını düşünmektedir.
52) Alan adı otoritesi: Her şey aynı olmasına rağmen, yüksek otoriteye sahip bir alan tarafından yayınlanan bir makale, daha az otoriteye sahip bir alandaki bir sayfadan daha yüksektir.
53) Sayfanın sırası: Mükemmel bir ilişki olmamasına rağmen, çok fazla yetkiye sahip olan sayfalar, aşağıya bağlantı kurma veya üste ulaşma yetkisi fazla olmayan sayfaları zorlamak için daha güçlüdür.
54) URL uzunluğu - Çok uzun bir URL yapısı, bir web sitesinin arama motorunun görünürlüğünü etkileyebilir.
Aslında, çeşitli SEO ajansları, kısa URL'lerin Google arama sonuçlarında daha iyi çalıştığını göstermektedir.
55) URL Yolu: Ana sayfanın URL'sine daha yakın olan bir web sitesi, bir web sitesinin daha derin bir mimarisine sahip sayfalardan daha yetkili olarak kabul edilebilir.
56) İnsan yayıncıları: Google, hiçbir zaman tam olarak onaylanmamış olsa bile, gerçek yayıncıların Google'ın arama sonuçlarını etkilemek için kullanabileceği bir sistem için bir patent kaydettirmiştir.
Bu, bir sayfa yazan kişinin gerçek bir kişi olması ve daha önce ilgili makaleleri yazan kişinin bile makale sıralamasında bir etkisi olmuştur.
57) Sayfa kategorisi: sayfanın veya yayının kategorisi alaka düzeyidir.
İlişkili bir kategorinin parçası olan bir sayfa, alakasız bir kategorideki açık bir sayfaya kıyasla alaka düzeyini artırabilir.
Bu ayrıca harici bağlantılarda size yardımcı olur. SEO kategorisine eklediğiniz SEO bağlantı metni ile bağlantıları takip ederseniz, SEO ile ilgili sayfaların otoritesi de artacaktır.
58) WordPress etiketleri: etiketler, faiz oranlarına WordPress'e belirli sinyaller verir
59) URL'deki anahtar kelime: başka bir uygunluk işareti.
Bir Google çalışanı kısa süre önce bunun "çok küçük bir sıralama faktörü" olduğunu bildirdi ancak yine de bir sıralama faktörü olarak kabul ediliyor.
60) URL yapısı: URL dizesindeki kategoriler Google algoritması tarafından okunur ve sayfanın konusuyla ilgili tematik bir sıralama sinyali verebilir.
Bunun, tıklama oranını artırdığı ve sayfa hakkında Google'a bilgi verdiği için sıralama üzerinde olumlu bir etkisi vardır.
61) Referans ve kaynak: araştırma makalelerinde olduğu gibi, referanslara ve kaynaklara atıfta bulunmak kalitenin bir işareti olabilir.
Google'ın kalite yönergeleri, kullanıcıların belirli sayfaları görüntülerken kaynakları ve referansları araması gerektiğini belirtir. "Bu deneyim gerektiren ve önemli kaynakların önemli olduğu bir sorundur ..."
Bu nedenle, kullandığınız veya alıntı yaptığınız kaynağa bağlantı vermek önemlidir. Ancak Google, harici bağlantıların bir sıralama sinyali olarak kullanıldığını reddeder.
62) Madde işaretleri ve numaralı listeler: Madde işaretleri ve numaralı listeler daha net bir görüntü sağlar ve okuyucunun okuması daha kolaydır.
Google, madde işaretleri ve numaralar içeren ve hatta sıralamayı tercih eden içeriği kabul edecektir.
63) Site Haritası sayfası önceliği: Bir sitemap.xml dosyası aracılığıyla bir sayfaya atanan öncelik sıralamayı etkileyebilir.
Bu bazen XML haritasında bir öncelik olarak kendini gösterir.
64) Çok fazla giden bağlantı:
65) Diğer anahtar kelimelerin sayfa sıralaması sayısı - Sayfa başka birden fazla anahtar kelime için sıralanırsa, Google dahili bir kalite etiketi alabilir.
Bu nedenle, 5-6 sektöre değil, tek bir sektöre odaklanan blogların bu kelimeyi yükseltmek ve daha kolay bir tanıtım elde etmek için daha uygun olduğunu düşünüyorum.
Genel bir blog açmak ve birçok konuda web sitenize trafik almak çok zor olabilir. SEO kriterleri söz konusu olduğunda, bu yeni başlayanlara tavsiye ettiğim birkaç konudan biridir.
66) Sayfa yaşı: Google daha yeni içeriği tercih etse de, düzenli Eski bir sayfa, yenisinden daha iyi olacak şekilde güncellendi. performans gösterebilir.
67) Kullanıcı dostu tasarım:
68) Alan Adı Park Etme: Aralık 2011'deki bir Google güncellemesine göre, park edilmiş alan adlarının arama görünürlüğünü azalttığı bulundu.
69)faydalı içerik
Diger Makalelerime ulaşmak için buraya tıklayınız
submitted by emrecann150 to blogs [link] [comments]


2020.02.07 01:21 karanotlar Kadınların Kurtuluşu – 1907 – He Zhen

Kadınların Kurtuluşu – 1907 – He Zhen
https://preview.redd.it/g4cvfpitaef41.png?width=209&format=png&auto=webp&s=47dda2517cedc785420ce445f4031990dace3fb4
Çin’deki anarşist fikirlerin izi ilk Taocu filozoflara dek sürülebilir. Yirminci yüzyılın başlarında, anarşist fikirler Çin’de Çinli entelektüeller ve yurtdışındaki öğrenciler arasında yeniden dolaşmaya başladı. He Zhen, 1907’de Sosyalizm Çalışmaları Topluluğu’nu birlikte kurdukları eşi Liu Shipei (1884-1919) ile Tokyo’da yaşayan ilk Çinli anarşist feministti. Birlikte ilk Çince anarşist mecmualardan biri olan Natural Justice’i [Doğal Adalet) yayımladılar Çin toplumunda kadının konumu Çinli anarşistler için önemli bir konu haline geldi. O zamanlar, ayak-bağlama ve cariyelik hâlâ yaygın uygulamalardı. Aşağıdaki pasajlar onun ilk olarak Eylül ve Ekim 1907’de Doğal Adalet’te yayımlanan “Kadınların Kurtuluş Sorunları” adlı makalesinden alınmıştır. Çeviri Oregon Üniversite¬si Tarih Bölümü’nden Hsiao-Pei Yen tarafından yapılmıştır.
SON BİRKAÇ BİN YILDA DÜNYA… sınıf hiyerarşisi tarafından kurulmuş ve erkeklerin egemenliğindeki dünyadır. Dünyayı daha iyi hale getirmek için, erkek egemenlik sistemini saf dışı bırakmamız ve eşitliği uygulamamız gerekiyor, böylece erkekler ve kadınlar dünyayı paylaşacaktır. Tüm bu değişimler kadın kurtuluşu ile başlar. Binlerce yıldır, Çin’in toplumsal yapısı kadını boyun eğen köleler haline gelmeye zorlamıştır. Eski zamanlarda kadına erkeğin mülkü gibi davranıldı. Sefahati engellemek için, erkek, cinsiyetler arasındaki farklılıkları vurgulayan ahlaki öğretileri kurdu. Zaman boyunca, erkek ve kadın arasındaki fark doğal bir yasa olarak görüldü. Kadın kendi özel alanıyla yetindi, ender olarak seyahat edebildi… Kadının sorumluluğu çocukları yetiştirmekle ve hane halkını çekip çevirmekle sınırlandırılagelmiştir.
Çin dini nesillerin atalarının ruhunu taşıdığına inanır, böylece insanlar üremenin ölümsüzlüğe ulaşma yolu olduğunu düşünür. Çin politik sistemi çocuklara mülkiyetmiş gibi davranır, dolayısıyla insanlar üremeyi zenginlik elde etme aracı olarak düşünür. Bu yüzden, erkeğin cinsel zevkini destekleyen hem dini hem de politik sistemle, erkek kadına, insan üremesinin bir aracıymış gibi davrandı. Üstelik, Çinli erkek önemsiz ev işleriyle ilgilenmeye nadiren isteklidir: Bunun yerine, hem bütün fiziksel işleri hem de çocuk bakımını kadınlara yaptırırlar. Çocuk yetiştirmeyi ve hane halkını idare etmeyi kadının müebbet mesleği yapan başka nedenler de vardır. En başta, erkek kadına özel mülkiyeti gibi davranır.
İkinci olarak, modern zamanlar öncesindeki düşük yaşam standartları, tek başına erkek emeğini aileyi beslemek için yeterli kıldı, bu yüzden varlıklı ailelerin kadını çocuk yetiştirmek ve ev işlerini idare etmek dışında nadiren çalıştı. Bu yüzden, kölelik ve aylaklığın bütün kötülükleri kadının etrafında toplanır… Genellikle sadece fakir ailelerdeki kadınlar, yaşamak için kendilerine bel bağlarlar. Tarlalarda çalışırlar; hizmetçi olarak ücretli çalışırlar; en kötüsü, fahişe olurlar. Bu kadınlar, fiziksel olarak daha az sınırlanmış olmalarına rağmen, asla ruhsal kurtuluşa erişemezler. Gerçekte, fiziksel özgürlüğü elde eden kadın aslında en fazla sömürülen, en fazla aşağılanan ve en fazla küçük düşürülen kadındır…
Erkek kadının kurtuluşundan kaçınmak ister, çünkü kurtuluşun kadının karmakarışık davranışlarına neden olacağından korkar. Erkek kadın üzerine ne kadar fazla sınırlama koyarsa, kadının günaha yönelik arzuları o denli güçlü hale gelir. Hırsızlığın yasaklanmış olmasına rağmen, hırsız bir kere bir objenin değerini anladığında çalma arzusunun sadece güçlenmesine benzer şekilde, kadın da, kendini sınırlamamaya yönelik herhangi uygun bir fırsatı kavrayacaktır. Bunun için, özgürlük değil kapatılma ve sınırlandırılma kadının eşini aldatmasına neden olur. Çinli insanlar özgürlüğün kadını karmakarışık yapacağını nasıl söyleyebilir? Gerçek nedeni anlamıyorlar. Kadının özgürlüğüne ne kadar yasak koyarlarsa, kadın ahlakı da o denli dejenere hale gelir. İşte bu nedenle Çinli kadın gelişemiyor… Gerçek özgürlük, bütün sınırlamalardan tam bağımsızlık anlamına gelir. Günümüz Batı evlilik sistemi iktidar, zenginlik, ahlak ve yasa koşulları tarafından sınırlanır. Evliliğin gönüllü olduğunun söylenmesine rağmen, Batıdaki bütün erkekler ve kadınlar sadece sevgi için mi evlenir? Erkekler kadınları sıklıkla zenginlikleri ile baştan çıkarır; varlıklı ailelerden kadınlar da daha fazla talibi çekebilir. Hatta bazı durumlarda, zengin erkek fakir kadını kendisiyle evlenmeye zorlar. Bu, evliliğin zenginlik üzerinden sınırlandırılmasıdır. Bazı durumlarda, erkek kendi ilerlemesinin bir aracı olarak, prestijli geçmişi olan kadınla evlenir; diğer durumlarda, prestijli erkek düşük sosyal statülü kadınla sınıf farklılıklarından dolayı evlenemez. Bu, evliliğin iktidar üzerinden sınırlandırılmasıdır. Basitçe söylemek gerekirse, özgür evlilik yoktur!… Yasa ile yönetilen modern toplumlardaki kadınlar, erkeklerle aynı eğitimi almalarına rağmen, nadir olarak siyaset bilimi ve hukuk okuma şansına sahip olurlar, orduya veya polis akademilerine kaydolma şanslarından bahsetmek bile gereksiz. Bürokrasi ile yönetilen modern devlette kadının erkekle eşit fırsata sahip olduğunun söylenmesine rağmen, kadınlar memur olamazlar. Cinsiyet eşitliği sadece lafta kalır.
Kadının kurtuluşu, kadına gerçek eşitliğin ve özgürlüğün zevkini getirmelidir. Batı sistemi kadına sadece lafta kalan özgürlük ve eşitliği getirir. Sahip olduklarını iddia ettikleri özgürlük gerçek özgürlük değil, sahte özgürlüktür! Eşitlik, sahte eşitliktir! Gerçek özgürlük olmadan, kadın tam gelişmişlikten mahrum kalır; gerçek eşitlik olmadan hiç kimse insan haklarından yararlanamaz. Asyalı kadın, Batı medeniyetinin gelişimine hayranlık duyarak, Batılı kadının kurtulmuş olduğuna ve erkekle tam özgürlüğü ve eşitliği paylaştığına inanıyor. Batılı kadının ayak izlerini takip etmek istiyor. Yazık! Kadın devrimi çağında olduğumuz için kadının sadece sahte özgürlüğe ve sahte eşitliğe sahip olmasını istemiyorum; kadınların gerçek özgürlüğe ve gerçek eşitliğe ulaşacağım şiddetle umut ediyorum! Son yıllarda, insanlar Çin toplumunda kadının kurtuluşunu aramaya başladılar. Kadının kurtuluşu aktif olarak veya pasif olarak başarılabilir. Kurtuluşa aktif olarak ulaşmanın anlamı nedir? Bu, kadınların kendi kurtuluşları için mücadele etmesi ve onu savunmasıdır. Kadın kurtuluşuna pasif olarak ulaşmanın anlamı nedir? Kurtuluşun kadına erkek tarafından bahşedilmesidir. Bugün Çinli kadının kurtuluşu genel olarak pasif yoldan teşvik ediliyor. Kadın kurtuluş hareketinin savunucularının çoğu erkek olduğunda, kadınlar erkekler kadar kazanç sağlamaz. Geçmişte bütün kalbiyle kadının kapatılmasını ve sınırlandırılmasını destekleyen erkek, neden son yıllarda kadın kurtuluşunu ve cinsiyet eşitliğini destekliyorlar? Bunun için üç açıklama vardır. İlki, Çin erkeğinin çıplak iktidara tapınmasıdır. Çin’in, Avrupa, Amerika ve Japonya gibi dünyayı medenileştiren başlıca güçlerin sistemini izlemesi gerektiğine inanıyorlar. Eğer Çinli erkekler, karıları ve kız çocukları için ayak-bağlama uygulamasını yasaklayarak onları okula gönderseler ve onları eğitseler, Çin’in medeni olduğu düşünülecek. Çinli erkekler ve aileleri, uygarlık ününün zevkini çıkaracaklar. “Medeni” erkekler kendi “medeni” kanlan ve kız çocuklarıyla kamusal alana çıktıklarında, başarıları için alkışlanacaklar. Bu erkekler kadın kurtuluşunu kadınların hatırı için mi teşvik ediyorlar? Kadınları sadece kendi ünlerine ulaşmak için kullanıyorlar. Onların bencil kaygıları, kadınlara kendi özel mülkiyetleri olarak davrandıklarını kanıtlar. Eğer kadın gelişiminin onların şöhreti üzerine etkisi olmasaydı, kadın kurtuluşu ile bu denli ilgili olmayacaklardı. Çinli erkeğin kadını özelleştirmesi, kendisini ilk kez eski geleneksel toplumda kadınları sınırlama çabalarında göstermişti; artık kendisini Batı modeli üzerinde kadın özgürlüğü için verilen destekte gösteriyor. İkinci olarak, Çinli erkeğin kadın özgürlüğünü teşvik etmesi, Çin’in ekonomik durgunluğuyla alakası var. Orta-sınıf aileler kadın üyelerini beslemekte zorluk çekiyor.
Erkekler kadının sınırlandırılmasından bir şey elde etmediklerinin, hatta bu sınırlandırmanın ekonomilerini enkaza çevirdiğinin farkındalar. Bunun için kadın bağımsızlığını savunuyorlar ve kadının erkeğe ekonomik bağımlılığının onların en büyük düşmanı olduğunu görüyorlar. Çinli erkekler kız çocuklarını kız okullarına girmeleri için cesaretlendiriyor. Daha az varlıklı ailelerden kadınlar nakış, örgü, dikiş ve aşçılık gibi el sanatları öğreniyorlar. Şanslı olanlar öğretmen okullarına giriyor. Daha gelişkin kadınlar, düzenli müfredat dışında eczacılık ve fen gibi profesyonel eğitim alıyorlar. Erkekler kadınların eğitimini onların iyiliği için değil, kendi iyilikleri için teşvik ediyorlar. Mezuniyetlerinden sonra kadınlar öğretmen veya becerikli işçiler olarak kendi yaşam gereksinimlerini karşılayabilirler. Hem de ailelerine bakmaya mecbur kalırlar. Kızlarıyla birlikte ailenin mesuliyetini paylaşırlar, hatta eve en fazla ekmek getiren olurlar, erkekler daha fazla boş zamanın zevkini çıkarır veya paralarını metreslerine ya da fahişelere harcayabilirler. Erkekler herhangi bir sınır olmadan zevk sürmeye devam ederlerken, kızları çetin yaşam koşullarının ıssızlığında acı çekerler. Erkek, kadının bağımsızlığını kendi çıkarları yüzünden savunur, işte bu, Çinli erkeğin kadın kurtuluşunu teşvik etmesinin ikinci nedenidir.
Üçüncü neden, Çinli erkeğin ailesine değer vermesi ve çocuklarından büyük beklentileri olmasıdır. Ancak, kendi başına ev işlerini yönetme ve çocukları yetiştirme göreviyle başa çıkmak için yeterli ve uygun değildir. Kadının sorumluluk almasını isterler. Bu yüzden, ev ekonomisi Çin’deki kız okullarının en popüler konusu haline gelmiştir. Çin’de yeni kurulan parti (Devrimci Güç Birliği) bile, ev içi eğitimin tüm eğitimlerin temeli olduğunu iddia eder. Bu şu anlama gelir; medeni bir kadın ev işlerini geri kalmış bir kadından daha iyi halledebilir; medeni bir kadın çocuklarını geri kalmış bir kadından daha iyi eğitebilir. Aslında, aile erkeğe aittir, bu yüzden aileyle ilgilenmek erkeğe hizmet etmek gibidir; çocuklar da erkeğe aittir, çünkü annelerinin yerine babalarının soyadını alırlar. İşte bu nedenledir ki, erkek kadını kendi amaçları için kullanmak ister. Sonuç olarak, üstteki üç neden erkeğin kadın kurtuluşundan bencilce yarar sağladığını gösterir. Kadının bağımsızlığını elde etmesine ve onun medenileşmesine yardım ettiğini iddia eder; fakat, kadınlara kurtuluş umudu verirken aslında onları sıkıntılar içine sokar. Geleneksel toplumda, erkek kadından daha üst statüye sahipti, fakat kadın daha fazla boş zamandan ve fiziksel özgürlükten yararlanırdı; günümüz toplumunda, erkek hâlâ kadından daha üst seviyede, fakat bu kez kadın erkeğin işlerini paylaşıyor ve erkek de kadınların zevklerinden yararlanıyor. Kadınlar erkek tarafından kullanılmaktan neden mutlu olsun ki? Aptal kadınlar, kadın kurtuluşunu başlattıkları için erkekleri yere göğe sığdıramıyorlar. Bu kadınlar, Mançu meşrutiyetçilerini yere göğe sığdıramayanlarla tam da aynı şeyi yaptıklarının farkında değiller. Mançu bir anayasa tasarlamıştı, fakat halka politik güç vermeye istekli değildi. Aynı şekilde, erkeğin kadın kurtuluşunu teşvik etmesi de, kadınların gerçek gücü erkeklerin ellerinden alacakları anlamına gelmez. Her işi erkeklerin yapması gerektiğini söylemiyorum, veya kadın haklarının genişletilmemesi gerektiğini ve kadınların görevlerini isteklice yerine getirmeleri gerektiğini öne sürmüyorum. İleri sürdüğüm şey, kadın hakları hareketinin erkek tarafından bahşedilmesi değil, kadın tarafından kazanılması gerektiğidir. Eğer kadın erkekten emir alırsa, zaten özgürlüklerini kaybetmiş demektir; eğer kadın haklarını erkekten alırsa, zaten erkeğe bağımlı olmuş demektir. Kadın kurtuluşu erkeğin yetkisinde olduğunda, erkek kadından yararlanır ve nihayetinde kadını kendi tahakkümüne maruz bırakır. Bu nedenle, kadının kendi kurtuluş yolunu, bu yolu erkeğin ona vermesine bel bağlamadan araması gerektiğini savunuyorum. Bugün Çinli kadınların tümü kendi kurtuluşlarına yönelik cevabi erkeklerde arıyorlar. Pasif bir rol almak istiyorlar, çünkü özbilinçten yoksunlar. Özbilinç olmadan, kadın erkek tarafından manipüle edilir, ama hâlâ erkeği onurlandırır. Bu kadınlar en utanmaz kadınlar değiller midir? Kadının pasif kurtuluşunun sakıncalarından bahsettim. Şüphesiz ki, özgürlük ve eşitlik için can atan ve gelenekler tarafından sınırlandırılmak istemeyen bazı Çinli kadınlar vardır. Kurtuluşun tesisi kendi iradelerince yönlendiriliyor görünüyor. Fakat, onların gerçek motivasyonunu keşfetmemiz gerekli. Gerçekte istedikleri şey, özgürlük ve eşitlik adına başıboş cinsel arzuların zevkine varmaktır. Kurtuluşu, neredeyse, cinsel arzuları serbest bırakmanın yolu olarak yorumluyorlar. Sadece, kadın toplumu dönüştürecek gücü elde edecek kadar geliştiği takdirde gerçek kurtuluşa erişilebileceğini anlamıyorlar. Kadın sadece aşkla ve seksle ilgilenirse, insanlığı kurtarma ruhu ölçüsüz arzularla yer değiştirecek ve böylece görev tamamlanamayacaktır. Bu, kadının saplantısı özgür aşkın kovalanmasından kaynaklanıyorsa mazur görülebilir. Ancak çok az Çinli kadın bu kategoriye girmektedir. Sadece bazıları bu dayanılmaz isteklere direnemez ve herhangi bir erkekle flört eder; bazıları baştan çıkartılır ve yıkılmış hale gelir. Bazısı vücutlarını para için satar; ya fahişelikle ya da zengin erkeklerle kırıtarak flört ederek para kazanırlar. Birinin para uğruna bu denli gözden düşmesi en onur kırıcı davranıştır. Böylesi bir davranışı bir özgürlük eylemi olarak adlandırabilir miyiz? Ayrıca, “kurtuluş” kelimesi aslen kölelikten özgürleşme anlamına geldiği için, fahişeler ve kurtulmuş kadın arasında nasıl bağlantı kurabiliriz? Bu kadınlar, kurtuluşu cinsel düşkünlük ile karıştırıyor, bu yüzden, bu kadınların zaten en bayağı fahişeler haline geldiklerinin farkına varmaları zordur. Bugün beyaz kadın, cinsiyet eşitsizliğinin sakıncalarını anlıyor ve cinsiyet eşitsizliğinin kökeni olarak eşitsiz güç dağılımını gösteriyor. Kadının oy hakkı için mücadele eden örgütlenmeleri oluşturuyor… Kadınların çoğunluğu hâlihazırda hem hükümet hem de erkek tarafından eziliyor. Seçim sistemi, üçüncü bir yönetici grubun, elit kadınların, takdim edilmesiyle baskısını artırıyor. Baskı aynı kalsa bile, kadınların azınlığı hâlâ kadınların çoğunluğunun irade zayıflığından yararlanıyor…
İktidardaki birkaç kadın iktidarsız kadınların çoğunluğuna hükmettiğinde, eşitsiz sınıf farklılıktan kadınlar arasında vücut bulur. Şayet kadınların çoğunluğu erkekler tarafından kontrol edilmek istemiyorsa, neden kadınlar tarafından kontrol edilmek istesinler ki? Bu yüzden, erkeklerle iktidar için mücadele etmek yerine, kadınlar erkeklerin kanunlarını yıkmaya çabalamalıdır. Erkek bir kez ayrıcalıklarından soyunduğunda kadınla eşit olacaktır. İtaatkâr kadın ve itaatkâr erkek olmayacaktır. Bu, kadınların kurtuluşudur, bu, radikal bir reformdur. Neden var olan parlamenter sistemle ve nihai hedef olarak oy hakkı hareketleriyle hoşnut olalım? Sadece, kadınlar, hareketlerini hükümete girmekten hükümetin kökünü kazımaya dönüştürdüğünde hoşnut olabiliriz!
He Zhen (Doğal Adalet, Cilt. 7-10, Eylül – Ekim 1907)
Çeviri: Nil Erdoğan, Mustafa Erata Bu yazı Robert Graham’ın ANARŞİZM: Özgürlükçü Düşüncelerin Belgesel Bir Tarihi isimli kitabından alınmıştır.
http://anarsizm.org/kadinlarin-kurtulusu-1907-he-zhen/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.11.19 00:03 gokturkelektronik IP GÜVENLİK KAMERA SİSTEMLERİ ANKARA

IP Güvenlik Kamera Sistemleri Network Kamera Sistemi Olarak da bilinmektedir.Bilgisayar Mantığı İle Çalışan IP Kameralar Görüntü Aktarımını Cat 6 Kablo İle Sağlamaktadır. IP kamera Sistemi AHD HDCVI Kamera Teknolojisinden Farkı Kablo Tesisatının Kolay Olması ve 5 MP Görüntü Çözünürlüğüne Kadar ulaşması ve Fiyatının Yüksek Maliyetli olmasıdır. Ip Kameralar Yüksek Maliyetli olduğundan dolayı Devlet Kurumları ve Bir Çok İlde İşletmesi Bulunan Firmalar Ip Güvenlik Kamera Sistemini Tercih Etmektedir.
IP GÜVENLİK KAMERA SİSTEMİ KURULUMU
IP Güvenlik Kamerası en fazla 75 metre mesafeye kadar çalışmaktadır , 75 metre ve üstü mesafelerde montajı olur ise gece görüntüsü zayıf ve görüntüde bozukluk meydana gelmektedir. Ip kameralardan Gelen Cat 6 Kablo En yakın siwich de Toplanır ve Siwich Çıkışından Bir Tane Cat 6 Kablo Kayıt Cihazına Bağlanarak Tesisat İşlemi Biter.
( NVR ) IP KAYIT CİHAZI KURULUMU
IP Kayıt Cihazları NVR olarak Adlandırılmaktadır . NVR kayıt cihazlarının iki türde vardır POE ve POE olmayan POE’nin Anlamı Fazla teknik bilgiye girmeden sizlerin rahat anlaması için enerjidir , IP güvenlik kameralarına Enerji kablosu çekmeden Çalışan Sisteme POE denilmektedir.Daha Detaylı bilgi için PoE Sistemler ile ilgili yazımıza Buradan Ulaşabilirsiniz. NVR kayıt cihazına enerji verilip HDD format ve tarih saat ayarı yapıldıktan sonra ıp kameraların Görüntüsünü ekrana alma işlemi sağlamaktadır.
IP KAMERALARI NVR KAYIT CİHAZINA IP EKLEME
Ip kamera sistemi kurulumundan sonra en hassas işlemdir , NVR Kayıt cihazının modeline göre ayarlar kısmı değişik olabilir ama genel aynıdır.Menü içerisinde Ağ bölümüne içinde Tarama bölümü başlatılarak sistem de bağlı olan IP kameralar bulunur.Her bir güvenlik kamerasının Bir IP adresi vardır , Örnek Olarak 192.168.1.10 Bu IP Tespit edilir aynı Ip adresinden var ise çakışma olacağı için değiştirilerek Sisteme eklenir ve Görüntü Alımı Sağlanır.
submitted by gokturkelektronik to u/gokturkelektronik [link] [comments]


2019.07.02 08:19 flatartagency FlexiPass İle Balkanlar Macerası

FlexiPass İle Balkanlar Macerası
Flexipass herkesin yakından merak ettiği ve araştırma yaptığı konulardan biri olmaktadır. Balkanlarda size eşsiz imkânlar sunan ve ekonomik bir şekilde Balkan yolculuğu yapmanızı sağlayan bu yöntem sayesinde seyahatinizin keyfini doyasıya çıkartmanız mümkün. Peki, nedir bu Flexipass ve nasıl kullanılır? Sizler için tüm bilgileri ve bu eğlenceli seyahat bilgilerini tek bir yazı altında topladık.

https://preview.redd.it/fvugrkr22u731.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=44402b59f0ebf2596ddfc84839c784e4bbedafaf
FlexiPass İle Balkanlar Macerası
Flexipass herkesin yakından merak ettiği ve araştırma yaptığı konulardan biri olmaktadır. Balkanlarda size eşsiz imkânlar sunan ve ekonomik bir şekilde Balkan yolculuğu yapmanızı sağlayan bu yöntem sayesinde seyahatinizin keyfini doyasıya çıkartmanız mümkün. Peki, nedir bu Flexipass ve nasıl kullanılır? Sizler için tüm bilgileri ve bu eğlenceli seyahat bilgilerini tek bir yazı altında topladık.
Yunanistan
Flexipass ile seyahat edebileceğiniz yerler arasında ilk sırada yer alan Yunanistan Akdeniz ülkeleri içerisinde yer alan ülkelerden biri olarak eşsiz bir deneyimi size sunacaktır. Flexipass ile istediğiniz her balkan ülkesinden veya Türkiye’den seyahatinize başlayabilirsiniz. Yunanistan’da maceranıza ise Atina’da başlayabilirsiniz. Antik Yunan’dan itibaren günümüzde kadar güzelliğini kaybetmeden devam ettiren ve her yıl milyonlarda turiste ev sahipliği yapan Atina hem doğal güzellikleri ile hem de tarihi yapıları ile sizleri büyüleyecektir. Yıllar geçtikçe güzelleşen bu başkent kültür ve turizm açısından harika bir şehirdir. Özellikle de mitolojik tanrıların ve efsanelerin de başkenti olarak sayılan Atina tarihi ile sizleri cezbetmeyi başaracaktır. Yunanistan’a giderek hem farklı bir yer görmenin keyfini çıkartabilir hem de komşu ülkemizim yaşam şekillerini yakından gözlemleyebilirsiniz.
Bosna-Hersek
Balkanlarda kültürel anlamda en önemli şehirlerarasında yer alan Saraybosna, etnik köken ve din açısından çeşitlilik gösteren bir nüfusa sahiptir. Hristiyanlar, Müslümanlar ve Museviler Saraybosna içerisinde yıllarca bir araya yaşamıştır. Bu nedenle bölge içerisinde çok sayıda cami, Ortodoks ve Katolik kilisesi, sinegog görebilirsiniz. Din çeşitliliği ve ibadet yerleri bakımından zengin olan bu bölge Avrupa’nın Kudüs’ü olarak da anılmaktadır. Saraybosna her yıl binlerce Türk ziyaretçisini ağırlayan bir şehir olmuştur. Hatta balkan maceranızda size en yakın ve samimi gelecek şeyler arasında Saraybosna sokaklarında konuşulan Türkçe konuşmalar olacaktır. Türkçe tabelalar ve menüler ise dikkatinizi hemen çekecektir. İstediğiniz süre ile Bosna- Hersek gezinizi uzatabilirsiniz. Tabii ki biletinizin gün süresine bağlı kalarak.
NİŞ (NİŠ) Gezisi
Flexipass ile seyahat ettiğiniz balkan ülkelerinden biri olan Sırbistan içerisinde yer alan Niş Şehri eski bir yerleşim yeri olması itibari ile görülmesi gereken yerler arasında yer alıyor. Novi Sad’dan ve Belgrat’tan sonra üçüncü büyük Sırbistan şehri olan Niş, tarih boyunca Barı ve Doğu arasında köprü görevi görmüştür. Şehrin bir diğer önemi de İstanbul’un kurucusu olan ilk Bizans Kralı olan Büyük Konstantin’in doğduğu şehir olmasıdır.
Belgrad
Flexipass ile Belgrat’ta bir maceraya atılabilirsiniz. MÖ 6200 yılına ait yaşam izlerine rastlanan, tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış, tarih kokan bu şehirde Roma, Daçya, Bizans ve Osmanlı imparatorluğu hüküm sürmüştür. Tarih sahnesinde önemli yerlerde oynayan ve önemli antlaşmalara konu olan şehirde gezi yapmak sizlere inanılmaz bir heyecan verecektir. 3 kilometrelik bir alan üzerine kurulmuş olan şehirde pek çok gezilecek yer vardır. Sırbistan’ın başkenti olan bu şehirde elinize harita alarak kendinizi maceranın göbeğine bırakabilirsiniz. Şehrin en batısından en doğusuna kadar pek çok gezilecek yer bulunuyor. Bunlar arasında mutlaka gitmeniz gereken yerlerin başında Museum of Aviation, Nikola Tesla Museum, Kalemegdan Park & Belgrade Fortress, Askeri Müze ve Pobednik anıtı, Ruzica Kilisesi yer alıyor.
Novi Sad Gezisi
Gezmeye doyamayacağınız Sırbistan sınırları içerisinde yer alan Novi Sad Belgrat’tan sonra en büyük ikinci şehirdir. Kelime anlamı olarak bağ ve yeni bahçe anlamına gelen isimleri ile Navi Sad, 1694 senesine Tuna Nehri kıyısına Sırp tüccarlar tarafından kurulmuştur. Günümüzde ise Endüstrinin, kültürün ve finans dünyasının başkenti olarak kabul edilmektedir. Novi Sad’ın merkezine gittiğinizde ilk dikkatinizi çekecek nokta Özgürlük Meydanı olacaktır. Meydanın çevresine caddeler ve publar yer almaktadır. Gezinizin bu kısmında eğlenceli ve romantik fotoğraflar çekinebilirsiniz. Meydanın tam ortasında yer alan şehrin sembolü niteliğindeki Meryem Kilisesi yer almaktadır. Görülmeye değer ve önemli yerler arasında yer alan bu yapının çevresinde diğer tarihi yapıları da gezebilirsiniz.
Petrovaradin Bölgesi ve Petrovaradin Kalesi
Sırbistan içerisinde gezinizi sürdürürken Novi Sad ana meydanından yaklaşık olarak 15 dakikalık ir yürüyüşten sonra Petrovaradin bölgesine ulaşabilirsiniz. Novi Sad’a bağlı olan bu bölge de size farklı deneyimlerin kapısını açacaktır. Özellikle de bu 15 dakikalık yürüyüş sizler için farklı kültürel deneyim yaşamanız çok iyi olacaktır. Yürüyüşünüz sırasında Avusturya-Macaristan dönemine ait neo-rönesans mimarisinden kendinizi başka bir mimari yapıya geçerken görebilirsiniz. Bu eşsiz zaman yolculuğu macerasını denemenizi tavsiye ederiz.
Festivaller
Flexipass ile yağacağınız tren seyahatlerinizin tarihlerini Balkanlarda yapılan müzik festivallerine göre ayarlayabilirsiniz. Fakat bunun için Flexipass seyahat hakkınızı yer bulabilmek açısından çok önceden almanızda fayda var. Bu festivaller arasında ünlü olanlardan biri de EXIT Festivalidir. Ünlü ve en iyi müzik festivallerinden olan bu festival Petrovaradin Kalesinde yapılmaktadır. Eşsiz bir maceranın kollarına kendinizi bırakabilirsiniz.
Flexipass Nedir?
Flexipass Balkan ülkelerinde geçerli olan demiryolu seyahat kartıdır. Oldukça ekonomik bir şekilde size balkanlarda demiryollarında seyahat etme hakkını sunar. Balkan Flexipass ile üye olan demiryolu operatörleri içinde iki ay süre içerisinde seçiminizi yaptığınız gün kadar sınırsız tren seyahati yapmanız mümkün olur.
Flexipass Nasıl Kullanılır?
Flexipass kullanabilmek için öncelikle bu karta sahip olmanız gerekecektir. Bunun için bilet satış ofislerinde size verilen formda isim, pasaport numarası, istenilen kart gibi (gün sayısı belirtilerek), doğum günü bilgilerinizi eksiksiz olarak doldurmanız gerekir. Ücretini ödedikten sonra ise bu karta sahip olabiliyorsunuz. Seyahat yapacağınız zaman ilk sayfaya seyahat edeceğiniz günü ve ayı girmeniz gerekiyor. İkinci sayfaya ise kullandığınız her treni yazmanız gerekiyor. Trenlerin kalkış saatini ve tarihini belirtmeniz gerekiyor.
Flexipass İle Nereleri Gezebilirsiniz?
Flexipass iki ay süre boyunca size eşsiz bir tren seyahati yaşatacaktır. Balkan Flexipass ayrıcalığı ile Sırbistan, Romanya, Karadağ, Bosna Hersek, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye içerisinde demiryollarını kullanabilirsiniz. Flexipass ücretlerini bilet satışının yapıldığı ofislerden ve TCDD Taşımacılık telefon numaraları üzerinden kolayca öğrenebilirsiniz.
Flexipass İle Seyahat Ayrıcalığı
Flexipass ile seyahat ederken bir takım önerileri de göz önünde bulundurmanız da fayda vardır. Örneğin kart üzerindeki kullanım bilgilerini, trene biner binmez doldurmanız gerekiyor. Bilet kontrolünden önce yapılan eksiksiz bilgiler ceza ödemek durumundan kurtarabilir. Flexipass seyahati size pulman koltuklarda ücretsiz seyahat hakkı vermektedir. Yataklı ve kuşetli vagonlar için ek ücret talep edilmektedir. Özellikle de çok yoğun olan uluslararası trenlerde ve ana hat trenlerinde koltuğunuzu garanti altına almak için rezervasyon yaptırmanız gerekir. Bu sayede seyahatinizi garanti altına almış oluyor ve gecikmeler yaşamıyorsunuz.
Balkan Flexipass’ın Geçerli Olduğu Operatörler
  • Bulgaristan Demiryolları
  • Yunanistan Demiryolları
  • ATTICA Group (Yunanistan-İtalya feribot operatörü)
  • Bosna Hersek Demiryolları
  • Karadağ Demiryolları
  • Regio Trans (Romanya özel tren operatörü)
  • Romanya Demiryolları
  • Makedonya Demiryolları
  • Sırbistan Demiryolları
  • TCDD
Flexipass Nereden Alınır?
Balkan Flexipass almak için TCDD Taşımacılık tarafından izin verilen gişeleri kullanabilirsiniz. Bunun için TCDD Taşımacılık telefon numarası üzerinden irtibata geçebilir ve adresinize en yakın olan Flexipass alma gişesini, ofisini öğrenebilirsiniz.

Kaynak : http://www.tcddtasimacilik.gov.tkesfet/6/
submitted by flatartagency to u/flatartagency [link] [comments]


2018.11.28 23:39 akunal reply

Tevbe 5: Bu ayetten şikayetiniz herhalde müşrikleri nerede bulursanız öldürün demesi. Bütün müşrikleri kastetseydi hak verirdim ama önceki ayetlere bakarsak sadece yapılan anlaşmaları bozan müşrikleri kapsadığını anlayabiliriz.
1: Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır.
2: (Ey anlaşmalarında durmayan müşrikler!) İşte size fırsat! Bu günden itibaren yeryüzünde dört ay süreyle istediğiniz gibi dolaşıp elinizden gelen her türlü hazırlığı yapın; fakat bilin ki, hiçbir şekilde Allah’a karşı koyamaz ve O’nun kudretinden kaçıp kurtulamazsınız. Hiç şüphesiz Allah, kâfirleri rüsvay edecektir.
3: Ve, Büyük Hac gününde Allah ve Rasûlü’nden insanlara bir duyurudur bu: Muhakkak ki, Allah’ın ve aynı zamanda O’nun Rasûlü’nün (anlaşmalarında durmayan) o müşriklerle hiçbir alâkası kalmamıştır. Fakat (ey müşrikler), eğer tevbe eder de mevcut tutumunuzdan vazgeçerseniz, bu elbette hakkınızda hayırlı olandır. Yok, yine yüz çevirmeye devam edecek olursanız, şunu iyi bilin ki, asla Allah’a karşı koyabilecek, O’ nun kudretinden kaçıp kurtulabilecek değilsiniz. (Ey Rasûlüm!) Küfürde ısrar edenleri pek acı bir azapla müjdele!
4: Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.
5: Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Maide 51: Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.
Bu konuda Said Nursi’nin açıklamasını kullanacağım.
“Âyette geçen "Yahudi" ve "Hıristiyan" kelimeleri türevdir. Bu kelimelerin kaynağı ise “Yahudilik” ve "Hıristiyanlık"tır. Âyetteki hüküm türev üzerine bina edildiği için kâide gereğince Yahudi ve Hıristiyanlar, dinleri için, dinlerini yansıttıkları için sevilmez. Yahudilik ve Hıristiyanlık açısından onlarla dostluk kurmak ve onları sevmek haramdır. Öyleyse mühendislik, mucitlik, doktorluk, güzellik, yöneticilik gibi dinlerine ait olmayan diğer güzel ve meşru nitelikleri sevilebilir ve bu yönleriyle onlarla dostluk kurulabilir. Çünkü bu nitelikleri âyetin yasak kapsamı dışında kalır. Şayet âyet-i kerime şöyle buyursaydı, dostluk ve muhabbet onların bütün niteliklerini kapsardı: "Yahudi ve Hıristiyanların kendilerini dost edinmeyin!" Çünkü o zaman, dinlerine ait olsun veya olmasın, kendileriyle her bakımdan dostluk ve muhabbet yasak olmuş olurdu.”
Ayrıca islam tarihi boyunca Müslümanların Gayrimüslimler ile barış içinde yaşadığı bilinen bir gerçek.
Ahzab 37: Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.
38 : Peygambere Allah'ın takdir ettiği, mübah kıldığı şeyde bir darlık yoktur. Bundan önce geçen bütün peygamberler hakkında Allah'ın sünneti böyledir. Allah'ın emri ise biçilmiş bir kaderdir.
Bu ayetin inişi ve Hz. Muhammed’in Zeynep ile evliliğinin nedeni Araplarda cahiliye döneminden kalan bir törenin kaldırılmak istenmesidir. Töre gereği bir insan evlatlığının eşi ile evlenemezdi.
Olayın geçmişine baktığımızda Hz. Muhammed azad edilmiş bir köle olan evlatlığı Zeyd’i halasının kızı olan Zeynep ile toplumsal tabakaları yıkmak için evlendirmiştir. Ancak aradaki farktan dolayı evlilik yürümemiştir ve Zeyd Hz. Muhammed’e gelip boşanmak istediğini söylemiştir. Hz Muhammed ise “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyerek reddetmiştir ancak sonuç olarak Zeyd eşini boşamıştır. Gelen ayet üzerine de Hz. Muhamed Zeynep ile evlenmiştir ki cahiliye devrinden kalan adetin geçersizliği ispatlansın.
Hz. Muhammed'in Zeynep'in güzelliğinden etkilenip onu Zeyd'den boşayıp kendisine eş olarak alması tarzı asılsız iddialar var. Zeynep Hz. Muhammed'in zaten halasının kızıdır, isteseydi zamanında pekala kendine alabilirdi. Zaten Zeyd ile Zeynep'i tabuları yıkmak için kendisi evlendirmiştir.
Nisa 144:
139: Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.
140: Allah size Kitab (Kur'an)da: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.
141: Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasip olursa: "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin zaferden bir payı olursa: (Bu defa da onlara): "Size üstünlük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.
142: Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar.
143: Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık ona kurtuluş yolu bulamazsın.
144: Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?
Bu ayeti "körle yatan şaşı kalkar"a benzetebiliriz. Kafirler gibi olmamak için onlarla dost olmamanın nesi yanlış?
Maide 33:
27: Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".
28: "Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım.
29: "Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur".
30: Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.
31: Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu.
32: Bunun içindir ki, İsrâiloğulları'na: "Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur" hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.
33: Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır.
34: Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Allaha ve Resulüne karşı savaşıp fesat çıkaranlara neden ceza verilmesin? Zaten sonraki ayette tevbe edenleri cezadan hariç tutuyor. Bunların dışında 32. Ayeti es geçerek İslam öldürmeyi emrediyor demek çok da mantıklı olmaz.
Ali Imran 28:
28: Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, müsteşar, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. Ancak Allah’adır nihaî varış.
29: De ki, göğüslerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Hiç şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.
Ayette müminlerin diğer müminleri bırakıp da İslam’a düşmanlığı apaçık olan kafirlerin emri altına girmelerinin, işlerini onlara bırakmalarının ve küfür noktasında onlarla dostluk kurmalarının, müminleri Allah’ın yolundan uzaklaştıracağını belirtmiş. Nisa 144 ile benzer bir ayet.
Nahl 75:
73: Ve (kendileri dahil herhangi bir varlığı) rızıklandırma adına göklerden ve yerden hiçbir şeyin mülkiyetine sahip bulunmayan, esasen böyle bir şeyi yapabilecek güçte de olmayan birtakım varlıklara mı ibadet ediyorlar?
74: Artık birtakım benzetmelerde bulunarak, temsiller, misaller getirerek Allah’a benzerler icat etmeyin. (Kendisini, Kendisi hakkındaki gerçeği ve başka her bir varlığın gerçek mahiyetini tam olarak ancak) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
75: Allah, (Kendisine kul olup başka her türlü kulluktan kurtulan gerçek hürlerle, Kendisine kulluğu bırakıp pek çok ma’budlar edinen ve böylece köle gibi hürriyetlerini teslim edenler arasındaki farkı açıklamak için) bir misal veriyor: Bir yanda, bir şahsın kölesi olup kendine ait bir yetkisi ve herhangi bir şey üzerinde tasarruf hakkı bulunmayan âciz bir adam; diğer yanda, tarafımızdan kendisine güzel ve bol rızık verdiğimiz ve bundan gizli açık infak eden (hür) bir adam: bu ikisi hiç bir olur mu? Bütün hamd, (insanları hür yaratan, hürriyetlerini korumak için kendilerine Din gönderen, bütün kâinatın hakimi ve mülkün yegâne sahibi) Allah içindir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler (de, pek çok ma’bud edinip, onlara kölelikte bulunur ve dalkavukluk ederler).
Yetmiş beşinci ayetteki köle kavramı normal köle manasında olmayıp Allah’tan başkasına kul olan müşriklere ve dalkavuklara yapılan bir benzetmedir. Günümüzdeki bazı şeyhlerin müritleri veya reisin etrafındakiler gibi.
Nisa 34:
32: (Dünyada geçimlikler farklı farklıdır. Erkek veya kadın olmak da elinizde değildir. Dolayısıyla,) Allah’ın bazınıza bazınızdan daha fazla verdiği (makam, servet, fizikî cazibe gibi) dünyalıklar hususunda, (“Keşke bizim de olsaydı!”) şeklinde temennide bulunmayın ve (aranızda kıskançlığa düşmeyin; Allah’ın yaptığı paylaştırmaya da itiraz etmeyin). Erkekler için çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) olduğu gibi, kadınlar için de çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) vardır. (Bununla birlikte, mevcutla yetinmeyin; meşrû dairede ve Allah rızası istikametinde olmak kaydıyla, gayretinizi ve hedefinizi büyük tutup, çalışarak ve dua ile) Allah’ın lütf u kereminden isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilir ve her yaptığını bilerek yapar.
33: Annebaba ve diğer yakın akrabanın ölümlerinden sonra bırakacakları terike için vârisler belirledik. (Bu vârislerin terikede kendilerine verilmesi gereken belli hakları olduğu gibi,) yeminlerinizle aranızda mukavele akdettiğiniz kişilerin de haklarını verin. Şüphesiz Allah, her şeye (ve bu arada, yaptığınız her işe ve her anlaşmaya) hakkıyla şahittir.
34: (Sahip kılındıkları birtakım sıfatlar ve yüklendikleri vazife ve sorumluluk açısından erkeklik vasfına tam sahip bulunan) erkekler, kadınlar üzerinde koruyucu ve yöneticidirler. Bu, (yöneticilik ve koruyuculuk noktasında) Allah’ın bazı insanları bazılarından, (bu arada genellikle erkekleri de kadınlardan) daha kapasiteli yaratmasından ve bir de erkeklerin (mehir verme ve evin bütün masraflarını yüklenme gibi) mâlî sorumluluklarından dolayıdır. Gerçekten iyi kadınlar, Allah’a karşı itaatkâr, (meşrû çerçevede ve günahta olmamak kaydıyla) kocalarının hukukuna da riayet eden ve Allah nasıl gizli ve mahrem kalması gereken hususları koruyor ve onların açılmasına müsaade etmiyor ise, aynı şekilde (namuslarını, aile sırlarını, ailenin mal, şeref ve haysiyetini ve kocalarının hukukunu) bilhassa kimsenin görmeyeceği yerlerde ve kocalarının yokluğunda koruyan kadınlardır. Dikbaşlılığından yıldığınız kadınlara gelince: önce onlara öğüt verin; ıslah olmazlarsa, onları yatakta yalnız bırakın ve yine yola gelmezlerse (hafifçe) dövün. Eğer (Allah hakkı, aile fertlerinin eğitimi ve yetiştirilmesi başta olmak üzere, kendinize de ait meşrû isteklerinizde) size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep ve mazeret aramayın. Unutmayın ki Allah, mutlak yücedir aşkındır, mutlak büyüktür.
“Yine, kadın-erkek münasebetleri ve aile hukuku açısından bu çok önemli âyet, özetle şu gerçeklere parmak basmaktadır:
• Allah (c.c.), insanları bir ve her bakımdan birbirlerinin aynısı yaratmamış, hayatın gereği, meselâ toplumda iş bölümü ve meslek seçiminin esası olarak, herkese başkalarına göre bir noktada üstünlük vermiştir. Bunun gibi, her kadın ve erkek için aynı şekilde ve derecede olmamakla birlikte, genellikle bazı hususlarda kadınları erkeklerden daha üstün yarattığı gibi, bazı konularda ve bu arada idarecilik ve koruyuculuk hususunda da erkeklere kadınlar üzerinde bir mevki tanımıştır.
• Allah, kadınlara göre daha güçlü yarattığı, kendilerine daha üstün idare kabiliyet ve kapasitesi verdiği, bir de ailenin mâlî sorumluluğunu üzerlerine yüklediği için erkeği evde reis kılmıştır. Fakat bu reislik, mutlak bir hakimiyet değil, “Bir topluluğun efendisi, idarecisi, ona hizmet edendir.” hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere, hizmetini görme, bakım ve görünümünü yapma, sahip çıkma, koruma ve evin dirlik ve düzenliğini sağlama görev ve fonksiyonudur. Tabiî, “nimet ölçüsünde sorumluluk veya sorumluluk ölçüsünde nimet” kaidesince, bu görev ve fonksiyonu yerine getirmede, her idarecinin emretme ve itaat isteme yetkisi olacaktır.
• Aile fertlerinin terbiyesi, bilhassa bir âyet-I kerimede buyurulduğu üzere (Tahrîm Sûresi/66: 6), âhiretlerini kurtaracak şekilde dinî yönden yetiştirilmesi ve evin idaresi, dirlik ve düzeni öncelikle erkeğe ait ağır bir vazife ve sorumluluk olduğu için, erkek bunu yerine getirmede bir eğitimci gibi davranmak durumundadır. Kur’ân, kadınlarla ilgili olarak bu konuda erkeğe önce tavsiye, sonra yatakta ondan ayrı durma ve bu da işe yaramazsa hafifçe dövme şeklinde kademeli bir eğitim yolu göstermektedir. Son derece önemli olan bu husus, ne yazık ki bazı sözde kadın hakları savunucularınca tenkit edilmektedir. Halbuki bunun eğitim gayeli olduğu açıktır. İkinci olarak, dövülecek olan kadın değil, dikbaşlılık yapan, evde kendine düşen vazifeyi yerine getirmeyen, ahlâk ve maneviyatına önem vermeyip kendine zulmeden varlıktır. Üçüncü olarak, dövmenin derecesi hadis-i şeriflerle ortaya konmuş, yüze vurma yasaklanmış (Ebû Davud, “Nikâh”, 42), bunun bir son çare olduğu önemle vurgulanmış ve erkekler, bundan mümkün olduğunca sakındırılmıştır. Nitekim, âyette de hemen arkadan gelen ikaz bu yöndedir."
Bakara 223:
Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
“Âyet-i kerime, çok özlü ifadelerle, kadın-erkek beşerî münasebetlerdeki asıl maksadın şehveti tatmin değil, tenasül, yani çoğalma ve hayırlı nesiller yetiştirme olduğunu ihtar etmektedir. Şehveti tatmin, böyle bir netice için verilmiş, o neticeye götürücü, onu kolaylaştırıcı, nesil yetiştirmedeki zorluklara katlanılmasını sağlayan, hattâ onu zevkli bir meşgale haline getiren bir avanstır. Evlilikte, bunun yanısıra, daha başka âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, eşlerin bilhassa günahlara karşı birbirlerine örtü olmaları, birbirlerini (mânen) güzelleştirmeleri, dertlerini ve sevinçlerini paylaşarak, kalbden kalbe sevgi ve saygı bağıyla birbirlerine hayat arkadaşlığı yapmaları gibi daha pek çok fayda ve hikmetler de vardır. Bu bakımdan, evlilikte en önemli unsur, bir önceki âyette geçtiği ve bir hadis-i şerifte de buyurulduğu üzere, eşlerin dindar olması, bunun yanısıra, bilhassa geçimde eşlerin birbirlerini aşağılamamaları, karşılıklı saygı ve anlaşma adına önemli bir faktör olarak, yine hadis-i şerifin parmak bastığı üzere, küfüv, yani (en azından kültür, bilgi, anlayış gibi hususlarda) belli ölçülerde de olsa denkliktir.”
Yapılan tarla benzetmesi bazıları tarafından kadına hakaret sanılıyor ama ‘tarla’ kelimesinde ne gibi bir sıkıntı var? Gayet de yerinde bir benzetme, eğer tarlana ve tohumuna düzgün bakarsan verimli mahsul elde edersin.
https://www.youtube.com/watch?v=iICeKNiDhVo
Nisa 3:
2: Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.
3: Himayenizdeki yetim kızlarla evlendiğinizde eğer haklarını gerektiği ölçüde gözetemeyeceğinizden korkarsanız, bu takdirde, size helâl olup da arzu ettiğiniz başka kadınlardan iki, üç veya dört tanesiyle evlenebilirsiniz. Eğer, birden fazla hanımınız olur da aralarında (nafakalarını temin ve birlikte geceleme gibi, hukuki açıdan) adalet yapamamaktan korkarsanız, bu durumda bir tanesiyle veya elinizin altında bulunan cariyelerle yetinin. Böyle davranmanız, zulme ve haksızlığa meyletmemeniz için daha uygun, daha elverişlidir.
http://www.sonsuzlukkulesi.com/kuranda-cok-eslilik-cariye-kavrami/
“Bazıları bilgi noksanlığından, bazıları da kasıtlı olarak, İslâm’ı 4’e kadar kadınla evlenmeye müsaade ettiği için eleştirmektedir. Oysa bu eleştiriler, pek çok açıdan haksızdır. Şöyle ki:
• Birden fazla kadınla evlenme (çok eşlilik), bütün tarih boyu hemen hemen bütün insan topluluklarında görülen bir uygulamadır. Ahd-i Atik, onu yasaklamak şöyle dursun, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın çok sayıda hanımları olduğundan bahseder (Samuel 2, 5: 13) İncil'de ise çok evliliği yasaklayan hiçbir ifade yoktur. Peder Eugene Hillman, Polygamy Reconsidered (Çok Eşliliği Yeniden Değerlendirme) adlı eserinde, “Yeni Ahid’in hiçbir yerinde tek evliliği emreden veya çok evliliği yasaklayan herhangi bir ifade yoktur” der. Kaldı ki, kendi zamanında Yahudi toplumunda çok evlilik uygulandığı halde, Hz. İsa buna ses çıkarmamıştır. Roma Kilisesi’nin çok evliliği yasaklaması, Kitab-ı Mukaddes’e dayalı bir yasaklama değil, tek kadınla evlenmeyi öngören, fakat metres ve fuhşa tolerans gösteren Greko-Romen geleneğine dayalı bir yasaklamadır. Kitab-ı Mukaddes, çok eşliliğe sınır getirmezken, Kur’ân bu uygulamayı 4’le sınırlandırmış, bunu emretmemiş, hattâ tavsiye etmemiş, sadece eşler arasında adaleti gözetme şartını da getirerek, bir izin, bir ruhsat olarak vazetmiştir.
• Her zaman için çok kadınla evlenmenin bilhassa gerekli olduğu şartlar, yerler ve dönemler vardır. İslâm, her şart, her dönem ve her yerde geçerli evrensel bir din olduğu için, böylesi şartların, yerlerin ve dönemlerin gerekliliklerini de göz ardı edemez. Meselâ, savaş zamanlarında kadın nüfus erkek nüfusu daima aşar. Amerika’nın Batılılar tarafından keşfinden sonra, Kızılderili toplumlarda erkek nüfus sürekli azalmış ve kadının çok itibarlı bir yere sahip olduğu bu topluluklarda bu problem, çok eşlilikle çözülmeye çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’da evlenme ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 7.300.000 fazla olup, bunların 3.300.000’i dul idi. Bilhassa savaş sonrası şartların ağırlığı altında ezilen kadınlar için en geçerli yol, bir erkeğin bakım ve koruması altına girmekti. Evet, bu şartlarda kadınlar, ya Kızılderili toplumlarıııda olduğu gibi ikinci veya üçüncü eş olarak nikâhlanacak veya İkinci Dünya Savaşı sonrası modern Batı’da görüldüğü üzere, özellikle galip kuvvetleri tatmin eden birer metres veya fahişe olmaya itilecekti.
• Sadece savaş şartlarında değil, normal durumlarda da kadın nüfusun erkek nüfusu aştığı dönemler olur. Meselâ, bugün ABD’de evlilik ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 8-10 milyon daha fazladır (Hillman, 88-93). Bu durumda, bekâr kalma, kadınları öldürme, her türlü gayr-ı meşrû münasebeti serbest bırakma veya çok evliliğe müsaade etme dışında herhangi bir çözüm yolu yok ise, bunlardan hangisini tercih etmek daha İnsanî ve kadının şerefine yakışan bir yoldur? 1987 yılında Berkeley Kaliforniya Üniversitesi’nde bir öğrenci gazetesinin yaptığı ankete katılan öğrencilerin hemen hepsi, “Evlenme çağındaki erkek nüfusun az olduğu şartlarda, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi kanunen meşru olmalı mı?” sorusuna “Evet” cevabı vermiştir. (J. Lung, Struggling to Surrender, 172)
• Bugün modern toplumlarda görülen bazı problemlerin çözümü yine çok eşlilikte yatmaktadır. Roma Katolikliği’ne bağlı Amerikalı bir antropolog olan Philip Kilbride, Plural Marriage For Our Time (Günümüzde Çok Eşlilik) adlı eserinde, çok kadınla evlenmeyi Amerikan toplumundaki bazı hastalıkların çözüm yolu olarak sunar. Ona göre, çok kadınla evlilik, çocukların çok menfî olarak etkilendiği boşanma hadiselerinin yol açtığı olumsuzluklara alternatif bir çözüm olabilir. (Kilbride, 118)
• Meselenin psikolojik boyutları da vardır. Meselâ Müslüman, Hıristiyan veya bir başka dinden yeni evlenmiş pek çok Afrikalı hanım, kendisini iyi bir koca olarak ispatlamış bir erkeğe ikinci eş olarak gitmeyi tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Aynı şekilde pek çok kadın, gerek yalnızlıktan kurtulmak, gerekse işbirliği yapmak için evde ikinci, üçüncü bir eşi kabul etmektedir. (Hillman, 92-97) Meselâ, Nijerya’da 15-59 yaş arası kadınlar arasında yapılan bir ankete katıklıların % 60’ı çok eşliliği tasvip ederken, kırsal Kenya’da yapılan bir ankete katılan 27 kadından 25’i, bir erkeğin tek hanımı olmaktansa, birkaç hanımından biri olmayı tercih ettiğini belirtmiştir. (Kilbride, 108-109)
• Burada ilave edilmelidir ki, günümüz İslâm toplumlarıııda çok büyük oranda yaygın olan, tek kadınla evliliktir. Bu toplumlarda çok ka¬ dınla evlilik vakası, Batı toplumlarıııda evlilik dışı ilişkilerden çok daha az sayıdadır. Ünlü Amerikalı Hıristiyan vaiz Billy Graham, şöyle yazıyor: “Günümüzde Hıristiyanlığın çok evlilik konusunda uzlaşmaya gitmemesi, aleyhine bir durumdur. İslâm, birtakım sosyal hastalıklara karşı sınırları ve çerçevesi çizilmiş bir çare olarak çok evliliğe izin vermiştir. Hıristiyan ülkeler, tek kadınla evlilik şovu yapıyorlar ama, uygulamada hepsinde çok eşlilik var. Bugün kimse, Batı toplumlarıııda metreslerin oynadığı rolü bilmiyor. Bu noktada İslâm, temelden iffet, namus ve İnsanî fazileti koruyan bir dindir. Toplumun ahlâkî bütünlüğünü muhafaza etmek için çok kadınla evliliğe izin vermekle birlikte, her türlü gayr-ı meşrû ilişkiye de kapıları kapamaktadır.” (Abdürrahman Doi, Womarı in Shari ‘ah , 76)
• Bütün bunlardan sonra, hepsinden önemli olan şu husus bilhassa belirtilmelidir: “Tabiat”ta bitkiler ve hayvanlar dünyasında da görüldüğü üzere, evlilikten asıl maksat üremedir, çoğalmadır. Evlilik ilişkisinin verdiği lezzet, üremenin gerçekleşmesi adına bir avanstır. Bir kadın, ayın belli günlerinde ve genel olarak 50 yaşından sonra üremeye hizmet etmez. Buna karşılık erkek, ortalama 70 yaşma kadar, hattâ daha da öteye ve yılın her gününde üreme adına müsaittir. Şu halde, evliliği tek kadınla sınırlama, onu asıl maksadına hizmetten alıkoyma demektir. Kaldı ki, yukarıda belirtildiği üzere İslâm, çok kadınla evlenmeyi emretmez, fakat yasaklamaz da. Onu bir izin, bir ruhsat olarak kabul eder ve evliliğin sebep olduğu, ailenin geçimi ve miras gibi konularda hukukî düzenlemeler getirmiş bulunmasının yanısıra, bu ruhsatı uygulamada manevî-ahlâkî kaideler de koymuştur (Şerif Muhammed’den özetle).
Köle-cariye meselesini değerlendirirken, aşağıdaki noktalar göz önüne alınmalıdır:
• İslâm, her şeyden önce, kölelik ve/veya cariyeliği getiren bir din olmayıp, kendisini bu uygulamanın uluslararası çapta ve en acımasız şartlarda sürdüğü bir ortamda bulmuştur. Yine her şeyden önce mesele, bir savaş hali ve savaş esirlerine nasıl muamele edileceği meselesidir. Kölelik, hattâ değişik ad ve usullerde cariyelik dünya toplumlarıııda daha düne kadar görülürken, İslâm, 14 asır öncesinden bu meseleye neşter atmıştır. Tarih içindeki Müslüman toplumlarda görülen ve tasvibi mümkün olmayan bazı uygulamalardan sorumlu olan İslâm değil, kendilerini İslâm’a nisbet eden insanlardır.
• Modern dünyada uluslararası hukukun tarihi birkaç asır öncesine gitmezken, İslâm, gerek savaş gerekse esirlere muamele ve daha başka uluslararası hukuk alanına giren meselelerde kaideler ve yasalar koymuş, öyle ki, 12 asır önce İmam Muhammed eş-Şeybanî, bu sahada Es-Siyeru'l Kebîr adlı eserini kaleme almıştır.
• İslâm, esir edilmiş kadınların da öldürülmesini yasaklarken, onları Müslüman aileler arasında dağıtmış, eğitilmeleri ve kendileriyle evlenme veya başkalarıyla evlendirilmeleri üzerinde hassasiyetle dumıuş ve evlenip de veya efendilerinden çocuk sahibi olanlara hür kadın statüsü tanımıştır. Ayrıca, hürriyetlerine kavuşturulmalarını şiddetle tavsiye etmiş, o kadar ki, Din’i uygulamada yapılan pek çok hatanın karşısına kefaret, yani o hatayı giderici ceza olarak köle veya cariye azad etmeyi koymuş, bunun büyük sevap getiren bir davranış olduğunu beyan buyurmuştur.
• İslâm, kadın olsun erkek olsun hiçbir ayrım yapmadan insana çok büyük değer ve şeref bahşetmiştir. Bu sebeple o, kadınları değerlendirirken, eğitimi, şahsiyeti ve karakteriyle gerçek İnsanî mertebeye yükselmiş kadınları muhsan(a) (korunmuş) kadınlar olarak ele almıştır. Manevî-ahlâkî, dolayısıyla gerçek İnsanî değerlerden yoksun ve kendisini tamamen fizikî bir nesne olarak gören ve takdim eden bir kadın, muhsan(a) bir kadın değildir. İslâm, her insanın, her kadının kâmil insan olmasını hedeflerken, bu seviyeye ulaşmaya öncelikle bir eğitim meselesi olarak bakmış ve bu eğitimin her kademesi içiıı ayrı kaideler koymuştur. Kısaca, kölelik-cariyelik konusunun eğitime ait ve psikolojik bir yönü de vardır.
• İslâm, hukuk alanında, hakim olduğu toplumdaki eski ve kendisine ters düşmeyen yasaları yerinde bırakır; bu yasalardaki yanlışlıkları tashih eder veya yeni yasalar koyar ve bütün bunları yaparken tedricî bir yol takip eder. O kadar ki, bazı kötülüklerin giderilmesi ve güzelliklerin yerleştirilmesi uzun bir zaman, eğer mesele bir toplumun değil, bütün toplumlarm meselesi, yani uluslarası bir mesele ise asırlar alabilir. İşte İslâm, kölelik ve/veya cariyelik meselesinin kökten çözümünü, meselenin bilhassa uluslararası hukuka ve münasebetlere ait yönü olması itibariyle, zamana ve insanlığın olgunlaşmasına bırakmıştır. “
Talak 4:
Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.
https://youtu.be/pBsTb04SpKg?t=42
Enfal 1:
(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”
Ganimetlerin taksimiyle ilgili bir surenin giriş kısmı, ayrıca mü’minlere ganimet için savaşılamayacağını asıl önemli olanın Allah’ın rızasının olduğu anlatılır. Buradan bütün malın Peygambere ait olduğu anlamı çıkarılamaz çünkü aşağıda vereceğim diğer ayetlerde zaten nasıl bir taksim yapılacağı açıklanmıştır.
Allah’ın savaşsız olarak onlardan alıp da Rasûlü’ne ganimet olarak bahşettiği mallara gelince –ki, siz o mallar için at da deve de koşturmadınız, fakat Allah, kimleri dilerse, onlar üzerinde rasûllerine hakimiyet verir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir. Allah’ın, fethedilen ülkelerin halklarına ait bulunup da savaşsız olarak Rasûlü’ne bahşettiği mallar, (beşte biri) Allah(’a ait olmak üzere Rasûl’ü) için, ayrıca Rasûl için, O’nun yakınları için, yetimler için, yoksullar için ve yolda kalmışlar içindir. Ki o mallar, içinizdeki zenginler arasında devredip duran bir servet haline gelmesin. Rasûl (o mallardan size ne verirse) onu hoşnutlukla alın (ve İslâmî bir hüküm olarak) size neyi getirip tebliğ ederse, onu kabul edin ve sizi neden men ederse ondan da geri durun. Allah’a gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının. Muhakkak ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır. (Bu ganimet malları, ayrıca) o fakir Muhacirlere aittir ki, onlar yurtlarından çıkarılmış, mallarından mahrum bırakılmışlardır; onlar, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk peşindedirler ve Allah’ın dinine ve Rasûlü’ne yardım etmektedirler. Onlar, (imanlarında ve üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmede) gerçekten samimi ve sadıktırlar.
Enbiya 33:
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
“Yüzmektedirler” ifadesinden boşluğun aslında dolu olduğu çıkarılır. Elimizdeki bilgilere göre tabii ki de uzayda maddesel bir ortam yoktur, ancak orada mutlaka bir şeyler olduğuna ve ileriki tarihlerde keşfedileceğine inanıyorum.
Kainatın sudan yaratıldığına dair bir okuma parçası: http://www.yaklasansaat.com/evren/buyuk_patlama/buyuk_patlama.asp
Evrim:
Bir maymunun sonsuz zaman içerisinde rastgele tuşlara basarak günümüzdeki -insan hariç- her yönüyle hatasız işleyen dünyayı yaratmasına, hiç de inanasım gelmiyor. Ki insanın cüz-i iradesine bırakılmış eylemleri haricinde o bile kusursuz çalışıyor.
Yoktan koca bir evrenin oluştuğuna; yıldızların ve gezegenlerin kendi başlarına mükemmel bir şekilde hizaya girip yörüngelerine oturduklarına inanamıyorum. Cansız bir ortamdan nükleik asitlerin oluştuğuna, nükleik asitlerden bakterilerin, bakterilerden de günümüzdeki canlıların oluştuğuna da inanamıyorum.
Adem ve Havva'nin cocuklarinin ensest iliskileri aciklamasi daha mantıklı geliyor.
İŞTE 2 DAKİKADA EVRİMİ ÇÜRÜTEN O VİDEO!! , şaka şaka ama şu makaleyi okumanı tavsiye ederim:
http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilaevrim.asp
Fen lisesi ile de ispatlanamayan bir görüşü nasıl bağdaştırdığını anlamıyorum.
Kuran’ın çok anlamlı olması:
Bence belirsiz, yoruma açık demek doğru olmaz ancak çok anlamlıdır. Çünkü Kuran’da x hem doğrudur yem yanlıştır gibi bir şey ancak ayetin doğru yorumlanmaması ile ortaya çıkar. Kuran’ın gerek evrensel olması gerek de kendinden sonraki herkese hitap etmesinden dolayı ve de Allah’ın bir varlığı sadece tek bir sebeple yaratmamasından ötürü ayetlerde çok anlamlılık vardır. Mesela aile hukuku ile ilgili emir ve yasakları anlatırken aynı zamanda insanın fıtratına dair ipuçları da verebilir(salladım).
https://www.youtube.com/watch?v=3zQjFdYwwcY
Kutuplara yakın yaşayan insanlar dair:
“İslâm, ibadet vakitlerinin belirlenmesinde, her zaman, her yerde ve her seviyede insanın görebileceği işaretleri esas almıştır. Bu bakımdan, bilimsel ve teknik gelişmelere ve hesaplamalara, onlardan istifade edilse bile, mutlaka gerek duyulmaz. Bazıları, bu şekilde kutuplarda namaz vakitlerinin tesbit edilemeyeceği itirazında bulunmaktadırlar. Böyle bir itiraz, eksik coğrafya bilgisinden kaynaklanmaktadır. Gece ve gündüzlerin 6 ay kadar sürdüğü kutup bölgelerinde 24 saatlik zaman dilimi çerçevesinde sabah ve akşamın işaretleri o kadar açıktır ve bu işaretler o kadar düzenli görülür ki, halk buna göre yatma, kalkma ve diğer işlerini yapma vakitlerini kolayca ayarlayabilmektedir. Saatlerin yaygınlaşmadığı zamanlarda, Grönland, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde oturanlar, günün ve gecenin saatlerini ufukta beliren çeşitli işaretlere göre ayarlarlardı. Bu işaretler, kendilerine günlük programlarını düzenlemede yardımcı olduğu gibi, ibadet vakitlerini ve bu arada sahur ve iftar yemeklerini tesbit etmelerinde de yardımcı olurdu.”
Ayrıca Ra’d suresi 41. Ayete göz atabilirsin.
Allah neden tütün ürünlerini yasaklamamış:
Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.
Ayette geçenlerin dışında herhangi bir şey konusunda helal/haram diyemeyiz. Ancak Kuran’da Allah’ın insana emaneti olan vücuda zarar verilmesi yasaklanmıştır.
Peygamberin eşleriyle ilgili kısımlar:
“Seks hayatına yer verme” ve “kac kariyla evlenmesi” konusunda açık konuşup ayet örneği verebilirsin çünkü bu konuda kullandığın üslup kadar ekstrem bir ayet hatırlamıyorum. Bir tek Ahzab 37 olabilir o da açıklandı. Peygambere ve eşlerine ait verdiği bazı örnekler vardır, bunlar diğer insanlar Peygamberi örnek alsın diyedir.
Peygamberin çok eşliliği → https://sorularlaislamiyet.com/peygamber-efendimizin-zevceleri-kac-tanedir-cok-evlenmesinin-hikmeti-nedir
Kuran, neden köleliği ve tecavüzü yasaklamıyor:
https://sorularlaislamiyet.com/islamiyetin-koleligi-kaldirmak-icin-tedbirler-aldigini-soylediniz-bu-tedbirler-nelerdir-kolelik-0
Nikahlı eşin dışında ilişkiye girmenin yasak olduğu bir durumda(zina) tecavüze nasıl yasak değil denilebilinir?
Kuran mealinde ‘düşün’ kelimesini arattım 124 sonuç çıktı. 124 kere düşün kelimesinin geçtiği bir kitabın dinine nasıl beyne ihtiyaç yoktur dersin?
Saygılar.
submitted by akunal to u/akunal [link] [comments]


2018.11.20 17:45 ligtvkafe canlı maç izle trgool

Beklentilerinizi tam anlamı ile karşılamayı başaracak olan yayın olanakları ile tanışmaya hazır olun. Şimdi hiç olmadığı kadaretkileyici deneyimler ve fırsatlardan yararlanmanın tam zamanı oluyor. Naklen bir şeklide izleyebileceklerinizin sınırı yok. Dilediğiniz bir mücadeleyi anında takip etmeye başlayacaksınız. Bunun için yapmanız gerekenlerin aslında ne kadar kolay olduğunu hemen belirtelim. Çünkü canlı maç izle deneyimlerinden yararlanmak için zorlanmayacaksınız. Hiç bu kadar kolay olmayan ulaşım yöntemlerine ek olarak donma sorunu gibi problemlerde yaşamayacaksınız. İnternet üzerinden maç izlemek isteyenlerin kabusu olan donma sorununun tarih olduğunu göreceksiniz. Böylesi etkileyici ve güzel deneyimler için yapmanız gerekenler oldukça kolay oluyor.
canlı maç izlemek için siteler:
http://macizletmek7.trgool1.com/2018/09/taraftarium24-bedava-canli-mac-izle.html
http://canli.jtvizle.net/p/webspor.html
http://canli.sporkafetv.com/
https://www.taraftarium24.vip
submitted by ligtvkafe to ligtvizle [link] [comments]


2018.04.24 23:38 CInk_Ibrahim Mustafa Kemal'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği - A.Taner KIŞLALI

Aziz Nesin, yıllar önceki bir konuşmamız sırasında şöyle demişti:
“- Geçmişte Atatürk’ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum. Her geçen gün gözümde küçüleceğine, tersine daha da büyüyor.”
Benzer aşamadan geçmiş bir kişi olarak, bu değerlendirmeyi gönülden paylaşmam zor değildi. Zaman bizleri değil, Mustafa Kemal’i haklı çıkarmıştı.
Lenin’in, Mao’nun, Enver Hoca’nın, Dimitrof’un heykellerinin yerlerde sürüklendiği, resimlerinin duvarlardan kaldırıldığı, Leningrad isminin St. Petersburg’a dönüştürüldüğü günümüzde, bunu görebilmek kuşkusuz daha kolay.
Eğer Türkiye’de bir din devleti kurmak istiyorsanız, Mustafa Kemal’e saldırmanız elbette ki tutarlıdır.
Eğer Türkiye’nin bir bölgesini ayırıp ırkçı bir devlet kurmak peşindeyseniz, Mustafa Kemal’e saldırmanın elbette tutarlı bir yanı vardır.
Ama “çağı yakalama” arayışında görünürken aynı şeyi yapmaya kalkarsanız; belki – her garip şeyi yapanlara olduğu gibi – bazı dikkatleri üzerinize çekersiniz, ama inandırıcı olamazsınız.
Bir bakıyorsunuz; Kültür Bakanı’nı temsilen açık oturuma katılan bir sayın konuşmacı, Kemalizmin Batı Avrupa’daki totaliter ideolojilerin etkisi altında kaldığını söylüyor. ( Çekinmese, faşistlikle suçlayacak. )
Bir bakıyorsunuz; Marksist soldan ciddi bir düşünür, “Halka sorulsaydı dil devrimini kabul eder miydi?” diye soruyor. ( Sanki referandumla devrim yapılabilirmiş gibi… )
Bir bakıyorsunuz; 60’lı yıllarda Atatürk’ün sosyalistliğini kanıtlamak için ter döken bir köşe yazarı, şimdi onu küçültmek için tüm kalem kıvraklığını kullanma telaşı içinde.
Bir bakıyorsunuz; “orijinal” olabilme uğruna, Atatürk’ü demokrasi karşıtı gösterebilmek için, kendi eğilimlerine bilim kılıfı giydirme çabasına girenler var.
Mustafa Kemal’i bilimsel olarak değerlendirebilmenin yöntemi açık: Hangi koşullardaydı? Ne yapmak istiyordu? Ne yaptı? Sonuç ne oldu?
Hangi koşullarda yola çıktığını biliyoruz. Ne yapmak istediğini ise – en kıt zekâlıların bile yanlış anlayamayacağı kadar – açık söylemiş:
“Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken, demokrasinin bütün geleneklerini sırası geldikçe yerine koymalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur. Demokrasi maddi refah meselesi değildir. Böyle bir nazariyat, vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını unutmayı amaçlar. Bir ulusu oluşturan bireylerin her çeşit özgürlüğü güven altında bulunmalıdır.”
Ne yapmış?
Hiçbir şeyin devletin dışında olamadığı faşizmin yükselme döneminde bile, Türk Dil ve Tarih Kurumları, siyasal iktidarların etkisinden uzak, bağımsız bir yapıda oluşturulmuş. Totaliter bir kültürden demokratrik bir kültüre geçiş için büyük çaba sarfetmiş
Dışarıda varolmayan çoğulculuğu, tek partinin içinde adeta özendirmiş. “Devletçilik” resmi ideoloji iken, özel sektör ve liberalizm savunucuları partinin ve devletin en üst düzeylerine kadar yükselebilmişler; parti içinde ayrı bir kanat oluşturmuşlar.
Chp’ye faşist bir model getirmek isteyenleri terslemiş. Bir muhalefet partisi kurulması deneyini, – çok olumsuz koşullarda bile – kendi eliyle başlatmış.
Peki açtığı yol – tüm ihanetlere karşın – nereye varmış?
Eksikleri, yanlışları olsa da hiçbir Müslüman ülkede var olmayan bir demokrasiye!..
Bir cümle hâlâ kulaklarımda: “Cesaretim olsa, tıpkı İnce Mehmed’in destanını yazdığım gibi, Mustafa Kemal’in de destanını yazmak isterdim…”
Ölümünden yarım yüzyıl sonra – ve tüm ideolojik değerlerin altüst olduğu bir dünyada – eğer bir kişi hâlâ Yaşar Kemal’de ve milyonlarca insanda bu duyguları yaratabiliyorsa, hâlâ güncelse, bunun anlamı açıktır.
Bu ülkede Atatürk’ü yıkarak olumlu bir şeyler yapabileceğini sananların, kendi küçük dünyaları içinde büyük bir yanılgı yaşadıklarına inanıyorum.
Kaynak : A.Taner KIŞLALI – Cumhuriyet, 8 Mart 1992 ( Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği )
submitted by CInk_Ibrahim to Turkey [link] [comments]


2013.07.24 23:57 kamberu [Yazı] Voina "sanat-anarşi-punk çetesi"

Aşağıda, 2010 yılında KGB ofisinin karşısındaki köprüye devasa bir penis (http://goo.gl/dEc5nW) çizen ve bir müze içinde seks partisi veren (http://goo.gl/dNc2Jp) Voina üyelerinin hapisten ve adresi bilinmeyen bir evden yazarak Don’t Panic’ten Marlon Dolcy ile yaptıkları röportaj yer alıyor.
2010 yılının sonunda gerçekleşen bu hapis sürecinde ünlü graffiti sanatçısı Bansky onlar için baskılarını satarak destek oldu, dünyanın dört bir yanından gruba destek yağdı. Voina üyeleri dört aylık cezalarını çekip hapisten çıkmakla kalmadılar, 2011’de Rus Kültür Bakanlığından sanatta inovasyon ödülü bile aldılar. 2013’te Vorotnikov, Sokol ve üç çocuğu bir başka tutuklanma tehdidi karşısında İtalya’ya kaçtı. 10 Ocak 2013’te Venedik’te Vorotnikov’un bir konferans verdiği haberi alındı, ama devamını bilmiyoruz şimdilik:
"Voina (Savaş demek), Rusya’da gözüpek ve kışkırtıcı performanslar yoluyla homofobi, ırkçılık ve devletin totaliter eylemlerine karşı tavır geliştirme gibi önemli politik meseleler konusunda Rus kurumsallığına meydan okumakla ilgilenen radikal bir sanat grubu. Grubun iki üyesi Oleg Vorotnikov ve Leonid Nikolayev, bir ayı aşan bir süredir aslı olmayan iddialar yüzünden St Petersburg Hapishanesi’nde tutuklu. Daha önceki performanslarından birinde holiganlık yapmakla suçlanan ikili, sorularımızı açılacak davayı beklerken hapisten cevaplıyorlar. Alex Plutser-Sarno ve Natalia Sokol ise cevaplarını polisten saklanmak üzere sığınmış oldukları, adresi bilinmeyen bir apartman dairesinden yolluyorlar.
Marlon Dolcy: Sizi tanıyabilir miyiz? Grubunuzun ardındaki yapılanmadan söz eder misiniz?
Alex Plutser-Sarno: Şu anda grup yapılanmasının merkezinde St Petersburg Hapishanesindeki yüksek, erişilemez bir duvar var; duvarın arkasında da iki sanatçımız Oleg Vorotnikov ve Leonid Nikolayev yavaş yavaş solup gidiyorlar. Rus hapishanesinin cehennem olduğunu anlamanız gerek. Henüz polisin eline düşmemiş kaçak Natalia Sokol da grubun işlerini koordine etmeyi sürdürüyor. Ben medya sanatı yapmaya devam ediyorum, konseptlerimizi ve metinlerimizi kaleme alıyorum. Eylemlerimiz blogumda yayımlanıyor. Grupta önemli işler yapan başka aktivistler de var, ama isimlerini saklı tutuyoruz, yoksa Rus sağ kanatın çılgın yetkilileri onları da tutuklar.
Natalia Sokol: Grup yapılanamsının temeli, aktivistlerin tam bir hak eşitliği ve grubun sınırlarının yeni aktivistlere açık olması. Bizim grubumuz bir sanat-anarşi-punk çetesi.
Marlon Dolcy: Grubun kuruluşundaki felsefe ne?
AP-S: Gruptaki her aktivistin kendi felsefesi var. Politik görünüm olarak biz, elbette, anarşistler, sosyalistler ve genel olarak tüm sol kanat radikallerine yakınız. Ama her şeyden önce sanatçıyız –politikacı veya felsefeci değil. Sanatsal yöntemlerimizi kullanarak da köhneleşmiş baskıcı-patriyarkal simge ve ideolojileri yok ediyoruz.
Oleg Vorotnikov: Rusya’da sol kanat sanat cephesini oluşturduk. Amacımız, yaşayan politik protest sanatı yeniden canlandırmak.
Leonid Nikolayev: Sanat grubumuz sosyopolitik bağnazlıkla ve sağ kanat tepkileriyle mücadele ediyor.
Marlon Dolcy: Anarşinin sizin için anlamı ne ve bu Rusya’yı nasıl daha iyi yaşanacak bir yer haline getirir?
N.S.: İçerdiği fikirlerin ütopik karakteriyle anarşizm, birleştirici, dürüst ve korkusuz olan tek güçtür.
A.P-S: Tamamen! Anarşistlere saygı duyun. Ama Rusya, petrol ve doğalgazdan elde edilen para ülkeye akıp durdukça yaşanacak bir yer olmayacaktır. Önümüzdeki birkaç yıl içinde burası, ikiyüzlü, insanlara kötü muamele eden bürokratlar ve diğer apoletli kurt adamların üstlendiği doğal kaynak yağmalamasının yeri olacak.
Marlon Dolcy: Voina çağdaş sanatın mevcut eğilimlerinin ve siysal bilimler ile insan haklarının hangi noktasında yer alıyor?
P-S: Sanat her şeyden önce bir düşünce biçimi, şu çılgın dünyaya tamamen yeni bir bakış açısından bakma yetisi. Tüm dünyada iğfal edilen ve çarmıha gerilen insan haklarından hiç söz etmeyelim, bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyoruz.
O.V.: Günümüzde yenilikçi sanat dili, etrafımızdaki yabancı düşmanlığını ve kaosu anlamak için tek araç. Eylemlerimizle biz şu çılgın dünyanın portresini çiziyoruz. İnsanların bunu görerek korkmasını da sağlıyoruz. Mesela Fuck for the heir – Medved`s little Bear! (Kahrolsun Vâris-Medved’in Oyuncak Ayısı) -Medvedev'in seçim arifesinde- herkesin metafor olarak birbirini becerdiği seçim öncesi Rusya’sının bir portresiydi.
L.N.: Sanatımızın dili gerçekten önümüzdeki sağ kanat tepkisine direnmeye muktedir. Liteyni Köprüsü üzerindeki Dick’imiz (Penis) –65 metre yüksekliğinde, 26 metre eninde, 4 ton ağırlığında- FSB-KGB genel müdürlüğünün pencerelerine doğru tehdit edercesine yükseliyordu. Yetkililer bizi uydurmaca bir suçlamayla yasadışı olarak uzaklaştırmak dışında hiçbir şey yapamadılar.
Marlon Dolcy: Kavramlarınızın ardındaki fikirlerden söz eder misiniz?
L.N.: Sanatçılar için asıl önemli olan, dürüst olmak ve uzlaşmacı olmamak. Rusya’da insanlara işkence ediyorlar ve onları öldürüyorlar. Hapishaneler yine muhaliflerle dolu. Yabancı düşmanlığı ve homofobi her yerde hüküm sürüyor. Yeni bir köle toplumu doğuyor. Polisler insanları dövüyor ve öldürüyor. Ve işte biz buradayız –polis arabalarını devirerek (http://goo.gl/nAavq9) “Saray Devrimi”ni başlattık. (2010’da) İçişleri Bakanlığı’nda sanatsal açıdan bir reform yapmış olduk böylece.
O.V.: Veya mesela Moskova Bayramı’nda protesto olarak Voina kentin en büyük süpermarketi Auchan’da, Aydınlatma reyonunda 3 Asyalı göçmen işçi, 1 Yahudi ve 1 eşcinselin asılmasıyla bir infaz organize etti. (http://goo.gl/dbw6W4) İnsansevmezlik ve insan hakları ihlali politikası güden rüşvetçi Moskova Belediye Başkanı Luzhkov’a hediye olarak bir linç etme gerçekleştirdik. Bu eylemi 1826’da asılmış 5 Rus devrimcisini anmak üzere yapmıştık. Bu nedenle eyleme “Dekambristleri (1825 tarihli isyanda yer alanlara verilen ad -ÇN) Anma Tarihi” adını verdik. Rusların, ülkenin ilk devrimcilerinin özgürlükçü ideallerini hatırlamasını istedik.
A.P-S: Tanınmış küratör Andrei Yerofeyev, bir sergi düzenleyerek etnik ve dinsel nefreti kışkırtmak ve “insan onuruna küfretmek”le suçlanıp mahkeme önüne çıkarıldığında Voina sanat kolektifi, mahkeme salonunun tam içinde "Fuck the Police Those Motherfucking Bosses" (Polis Şu Aşağılık Patronlar Kahrolsun) albümünün yeni şarkısı "All Cops are Bastards"ı (Tüm Polisler Puşttur) çalarak davayı sekteye uğrattı. Fikir basitti, uygulamaya geç –dürüst ve uzlaşmasız olarak.
Marlon Dolcy: Rusya’daki aktivizm veya radikal sanat üzerine yorumlarınız nedir?
N.S.: Çağdaş sanat, bizim için her şeyden önce bir sanat aktivizmi; galerilerde saklanan sanat çöplüğü yığınları değil. Günümüzde aktivizm radikal sol kanat sanatının tek formudur, ki biz bunu yeniden canlandırmaya çalışıyoruz. Rusya’da, bir düzine kadar sanat aktivistinin temsil ettiği sanat dışında, başka bir radikal sanat olmadığını anlamak önemli.
A.P-S: Anarşi-sanat-aktivizm Rusya’da tek canlı aktivizm. Bugün, Rusya’da demokrasinin umudu bile harap olmuş durumda. Çiçek, kedi resmi yapmak veya sosyopolitik içerikten yoksun diğer herhangi türden “saf” sanat yapmak sağ kanat iktiadrını desteklemek demek. Anarşinin simgesi –kafatası ve kemikler- doğrudan Rusya parlamento binasına resmedilmeli. (http://goo.gl/bP03jg) Biz de bunu yaptık. Jolly Roger lazer projeksiyonumuz neredeyse 50 metre yükseklikteydi, Moskova Beyaz Sarayı’nın neredeyse tüm yüzünü örtüyordu.
Marlon Dolcy: Rus polisi tarafından tutuklanmanız nasıl oldu?
O.V.: Tereddütsüz söyleyebilirim ki sağ kanat tam hızla rövanşı alıyor.
L.N.: Voina sanat grubuna yetkililer bir asit testi yaptılar ve sonuç onlar için tam bir fiyaskoydu.
Marlon Dolcy: Oleg Vorotnikov ve Leonid Nikolayev’i neyle suçladılar peki?
N.S.: Oleg Vorotnikov ve Leonid Nikolayev’in tutuklanmaları tamamen yasadışı. Eve giren ve ortalığı feci şekilde dağıtanların tutuklama emri yoktu. Her şey 1937 yılında, Stalin zamanında olduğu gibiydi. Ardından, kelepçelenen ve başlarına plastik poşetler geçirilen sanatçılar Moskova’dan St Petersburg’a 10 saat boyunca minibüste yerde oturtularak getirildiler. Tutuklananlar tekmelendi. Oleg Vorotnikov’un başında ve böbreklerinde iç kanama oldu. Bunu, tutuklamadan iki hafta sonra tutuklanmış sanatçıları tecrit edilmiş hücrelerinde ziyarete gelen insan hakları avukatları saptadı. Yara ve bereler o kadar vahimdi ki, iki haftada geçmemişlerdi.
A.P-S: Şimdi de Oleg ve Leonid, “bir toplumsal gruba –yani polise- nefret ve düşmanlığı kışkırtmak”la suçlanıyorlar. Grubun kurucu sanatçısı olarak ben de bir suç örgütü –yani Voina sanat kolektifi- kurmak ve onun başında olmakla suçlanıyorum. Bu suçlama 12 ila 20 yıllık bir mahkumiyet demek. İki dedem de Stalin rejimi sırasında 22 yıl içeride kalmışlar. Akrabalarımdan bir düzine kadarı yıllarca Auschwitz ve Varşova gettolarındaki çalışma kamplarında tutulmuş. Putin zamanında sanat aktivizmi için 20 yıl içeride kalmak, ailem için biraz fazla olmuyor mu?
Marlon Dolcy: Özgür Viona nedir ve insanlar grup üyeleriniz Oleg Vorotnikov and Leonid Nikolayev’in serbest bırakılması için bir şey yapabilirler mi?
N.S.: Free Voina, Voina’yı desteklemek üzere eylemler yapmaya başlayan bağımsız ve dürüst Rus sanatçılardan oluşan bir grup. Bir web sitesi hazırladılar ve tutuklular için para topladılar. Protesto eylemleri yapıyoruz. Özgürlük mücadelemizde tüm isteyenler saflarımıza katılabilir." Voina'ya destek için http://en.free-voina.org/ çeviri: Meltem Cansever
submitted by kamberu to NullSpaceAutonomia [link] [comments]


01Tarih - İslamiyet Öncesi Türk Tarihi - Mehmet Celal ... 1.Derya Yılmazer KPSS Tarih Türk Adının Anlamı KPSS Tarih - Türk adının Anlamı Türk Adının Anlamı (Tarih video serisi- 1) Rüyada Tarih Görmek Ne Anlama Gelir, Ne demektir?

Tarih Sözlük Anlamı - Türkçe Bilgi

  1. 01Tarih - İslamiyet Öncesi Türk Tarihi - Mehmet Celal ...
  2. 1.Derya Yılmazer KPSS Tarih Türk Adının Anlamı
  3. KPSS Tarih - Türk adının Anlamı
  4. Türk Adının Anlamı (Tarih video serisi- 1)
  5. Rüyada Tarih Görmek Ne Anlama Gelir, Ne demektir?

Rüyada Tarih Görmenin Anlamı Nedir? Öğrenmek için : http://www.ruyatabirlerikitabi.com/tarih Tarih Rüyada görülen tarihlere çok dikkat etmek gerekir. Bu beli... Ekimbir Yayınları - PAŞA sorular yazarindan Tarih kısa anlatim kanalımıza abune olun Tüm derslerde video anlatımlar yüklenecektir.... Tarihte TÜRK Adının Anlamı ve Ortaya Çıkışı! - Duration: 11:53. ... Çıkma İhtimali en yüksek 100 çağdaş Tarih bilgisi 1. bölüm (25 adet) - Duration: 16:42. #MehmetCelalÖzyıldız Tarihte TÜRK Adının Anlamı ve Ortaya Çıkışı! - Duration: 11:53. ... 2018 Tarih - İslam Öncesi Türk Tarihi Soru Çözümü Sosyal Hocam (KPSS) - Duration: 34:28.